YARATILISATLASI.COMhttp://yaratilisatlasi.comyaratilisatlasi.com - Makaleler - Son EklenenlertrCopyright (C) 1994 yaratilisatlasi.com 1YARATILISATLASI.COMhttp://yaratilisatlasi.comhttp://harunyahya.com/assets/images/hy_muhur.png11666Dünya kaynakları herkese yeter mi?

Bugün dünya üzerinde 8 milyara yakın inşan yaşamakta. Her yıl ise 4.5 milyar ton yiyecek üretiliyor. Dünyamızın yiyecek üretimi insanlığı kolayca doyurabilecek bir kapasiteye sahip, hatta %50 fazla bir üretim var. Yani her yıl 10 milyar insanı doyurmaya yetecek kadar yiyecek üretiliyor. Bu istatistik dünyadaki savaşların arkasındaki sebeplerin açlık olmadığını kanıtlıyor. Hiç kimse hayatta kalabilmek için saldırmıyor, katliam yapmıyor ya da bir başkasının ölümü üzerine yaşamını sürdürmek zorunda kalmıyor. Bu yazının konusu saldırganlığın, şiddetin ve sınır tanımazlığın arkasında açgözlülüğün, bencilliğin ve hırsın yattığı gerçeğidir.

21. yüzyıl teknolojisi tüm insanlığı doyurmaya ve hayatta tutmaya yetmektedir. Fakat 19 yüzyıl ekonomistleri bunun tam tersini savunuyordu. Başta Thomas Malthus olmak üzere dönemin sözde aydınları insan nüfusunun geometrik arttığını, besin maddelerinin ise aritmetik şekilde azalacağını ve bu nedenle "aç kalmamak" için insan nüfusunun sınırlanması gerektiği gibi garip bir iddia ile ortaya çıkmıştı. Maltus teorisini daha da ileri götürdü ve nüfusun acil olarak kontrol altına alınması için belli toplumların "elimine edilmesi" yani yok edilmesi gerektiğini, bunun da savaş, kıtlık ve felaketlerle mümkün olabileceğini savunmaya başladı. Oysa ne nüfus artışı kaynakları sınırlıyordu ne de kaynaklar tükenip gidecek gibiydi. Malthus bu iddiasını, materyalist zihniyetin bir tezahürü olarak hayata geçirmek istemişti.

Hiçbir bilimsel temeli olmamasına rağmen sınırlı kaynaklar teorisi uzun yıllar sömürgeciliğin temel ideolojisi olarak kabul gördü. Malthus'un fikrini takip edenler, ülkelere zorla el koymayı, askeri baskı ile onları sömürmeyi ve çoğu zaman açlığa mahkûm bırakmayı bu şekilde rasyonelleştirdiler. Halbuki sadece son otuz yılda bile kişi başına üretilen yiyecek miktarı %20 arttı. 21. yüzyıl teknolojisi ile kaynakların yetersizliği açlık sebebi olmaktan çıktı.

20. Yüzyıl’da İngiliz John Maynard Keynes benzeri ekonomistler Malthus’un teorilerini uygulamaya geçirmeye çalıştılar. Yüzyılın ikinci yarısındaki petrol savaşlarının ardında da bu propaganda yer aldı. 1970’lerde dünyanın petrol rezervlerinin 2020’lerde biteceğine dair yüzlerce haber yapıldı, sözde bilimsel raporlar hazırlandı. Gözünü hırs bürümüş siyasetçiler, askerler, devlet yöneticileri işgal ve katliamları hep bu iddialara dayandırdılar.

Bugün biliyoruz ki toprağın altı, tüm tüketim artışına rağmen, çok daha uzun süre yetecek fosil yakıt dolu. Ancak, 18. ve 19. Yüzyılda sömürgecilikle yaygınlaşan ve hızını alamayan zenginlik hırsı, 20. yüzyılı da bu yüzden kana buladı.

Bu durumda akla, “Bugün neden dünya nüfusunun %12 si açlık sınırının altında yaşıyor?” sorusu geliyor. Gerçekten de Dünya Gıda Örgütü’nün rakamlarına göre bugün 850 milyon kişi aç. Bu sorunun cevabı ise sadece açgözlülük. Bugün dünyada en zengin %1 ile en fakir %50 aynı servete sahipler. Yani açlığın ve fakirliğin ilk sebebi imkanların adaletli ya da en azından birbirine yakın dağılmaması. En zengin 80 kişinin servetinin milyarlarca insandan, onlarca ülkeden fazla olduğu bir dünya, artık adaletsizliğin had safhada yaşandığı bir ortam kuşkusuz.

Dünyadaki açlığın ikinci sebebi ise israf. Bugün dünyanın küçük bir azınlığı kaynakların büyük bir bölümünü israf ederek tüketiyor. Her yıl toplam gıda üretiminin üçte biri çöpe atılıyor. 1 trilyon dolar değerindeki bu israfın %70’lik bölümü gelişmiş ülkelerden geliyor. Batı dünyasında her kişi yılda 110 kg yiyecek israf ederken Afrika’da bu rakam sadece 9 kg. Kaldı ki, gelişmiş ülkelerde yiyecekler evlerden restoranlardan ve süpermarketlerden çöpe atılırken gelişmekte olan ülkelerde taşıma ve depolama problemlerinden dolayı yok oluyor. İnsanlık olarak ürettiğimiz sebze ve meyvenin %45’ini, balık ürünlerinin %35’ini, ekmeğin %30’unu, et ve süt ürünlerinin %20’sini çöpe atıyoruz. Bu toplamda 3 km çapında 2500 m yüksekliğinde bir israf dağı demek  

ABD tek başına her gün 141 trilyon kalori değerindeki yiyeceği çöpe atıyor. Bu yiyeceğin yıllık değeri 155 milyar dolara eşit. Yani Afrika kıtasının yıllık ithalatının 4 katı kadar yiyecek sadece Amerikan halkı tarafından israf ediliyor. AB’de ise yılda 140 milyar Euro değerindeki 90 milyon ton yiyecek sokağa atılıyor. Sadece İngiltere’de bile yılda 17 milyon ton yiyecek israf ediliyor. İngiliz halkı marulların %38’ini, ekmeğin %23’ünü, kavunların da %26’sını çöpe atıyor.

Bir diğer önemli sebep ise silahlanma yarışı. Bugün askeri depolarda duran silahların değeri trilyonlarca doları aşmış durumda. İç savaşların yaşandığı ülkeler, bir silah pazarı halini aldı. Teknolojisi sürekli gelişen silahlar çoğunlukla depolarda yıllarca çürümeye bırakılıyor. İnsan öldürmeye milyonlarca dolar ayrılırken, insanları yaşatmak için neredeyse hiçbir çaba gösterilmiyor.

Bugün Suriye’de, Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da, Yemen’de milyonlarca insanı besleyebilecek alt yapı, depolarındaki silahları kullanmak isteyen kitleler tarafından bombardımanlarla yıkıldı. Yani insanlık savaşlarla, üretmek yerine tüketiyor, inşa edeceğine yakıp yıkıyor.

Bugün dünyanın dört bir yanında duyarlı insanlar yukarıda bahsi geçen sorunlara çözüm üretmeye çalışıyorlar. Fakat bu değerli çabalar çoğu zaman kalıcı bir çözüm üretemiyor. Çünkü insanlığı bu bencilliğe sürükleyen zihniyet değişmedikçe kalıcı düzelmeler elde etmek imkansız. Bir başka deyişle bataklığı kurutmadan sivrisinekle mücadeleyi kazanabilmek mümkün değil. Bizim durumumuzda bataklık bencilliği, hırsı, şiddeti yaygınlaştıran materyalist zihniyettir. İnsanlığa bu özellikleri dikte eden eğitim sistemleri, ekonomik modeller, sosyal ve toplumsal ideolojilerdir. Savaş ideolojilerinin yerini barışa bıraktığı, fedakârlığın bencilliğin önüne geçtiği, insanların her şeye sahip olmak yerine paylaşmaktan zevk aldığı bir dünyada kötülük barınamayacaktır. Gelecek nesillerimize bırakabileceğimiz en güzel miras budur.

Adnan Oktar'ın American Herald Tribune'de yayınlanan makalesi:

http://ahtribune.com/economy/1840-world-resources.html

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/255527/dunya-kaynaklari-herkese-yeter-mihttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/255527/dunya-kaynaklari-herkese-yeter-mihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/american_herald_tribune_adnan_oktar_is_the_worlds_resources_not_enough_for_everyone2.jpgMon, 14 Aug 2017 03:40:04 +0300
Rock Yıldızları ve İntiharlar

Artık çok alıştığımız iki kavram oldu rock yıldızları ve intiharlar.  Ne acıdır ki genç yaşlarında hayatlarını kaybediyor veya yeteneklerinin doruk noktasındayken hayatlarına son vermeyi seçiyorlar. Yaşamlarını yitiren rock müzisyenlerinden:

27 yaşında intihar ederek hayatını kaybeden Kurt Cobain,

27 yaşında aşırı doz uyuşturucudan hayatını kaybeden Janis Joplin,

26 yaşında aşırı doz antidepresan kullanımından hayatını kaybeden Nick Drake,

Aşırı doz uyuşturucudan hayatını kaybeden John Ramon,

John Ramon ile aynı sebepten 27 yaşında hayatını kaybeden Jim Morrison,

Alkollüyken boğularak ölen Led Zeppelin sanatçısı John Bonham,

Marc Bolan, Richard Manuel, Keith Moon, Ron "Pigpen" McKernan, Cass Elliot, Elvis Presley, Michael Jackson, Amy Winehouse, Chris Cornell ve son olarak Linkin Park’ın 41 yaşında hayatını kaybeden solisti Chester Benington bu korkunç kısır döngüye kurban giden tanınmış yeteneklerden sadece bazıları.

Peki bu insanlar neden depresyon geçiriyor ve çoğunlukla intihara yol açan uyuşturucularla kendilerine zarar vermeyi tercih ediyorlar? Şöhret ve şöhretle gelen sözde ayrıcalıkların bunda önemli bir rol oynadığına şüphe yok. Ancak kuşkusuz bu tek başına doğru cevabı yansıtmıyor.

Hedonizm -maksimum derecede haz almaya çalışmak-, ne yazık ki bu yetenekli müzisyenlerin çoğunu tuzağa düşürmüştür. Ünlü olana kadar yoksul bir hayat süren bu gençler, sürekli zevk sefa, bitmek bilmeyen seyahatler ve zenginlikle birlikte ani şöhret için genellikle hazırlıksızdırlar. Bir anda çevrelerini kalabalıklar sarar ancak bu insanlar içinde onları gerçekten önemseyen çok azdır. Medya ve halk tarafından maruz bırakıldıkları kesintisiz baskı, bitmek bilmeyen acımasız bir sorgulama, sınırsız zevk ve sefa, insani bağlantılarda ve maneviyatta eksikliğin yanı sıra bu sektöre hakim olan materyalist değerler durumu daha da kötüleştirir. Tüm bunlar bu insanları depresyon ve uyuşturucu dünyasına iter. Ayrıca bu kişiler, sektörde yaygın olarak saygı duyulacak insanlar gibi değil sadece kar amacı güdülen objeler olarak görülürler. Bunun sonucunda da tüm bu şan ve şöhretin aslında boşluk ve yalnızlık getiren bir illüzyon olduğunu fark ederler. Çoğu bağımlılığından kurtulmak için rehabilitasyon programlarına katılır. Ancak, bu programlar sorunu yalnızca yüzeysel olarak ele alır ve ilk etapta bağımlılığa yol açan sorunları çözmeye çalışmaz bile. Sonuç olarak, rehabilitasyon bittiğinde bu insanların çoğu eski yaşam tarzlarına geri dönerek kaldıkları yerden devam ederler.

Nitekim kısa süre önce Sydney Üniversitesi’nden Prof. Dianna Kenny tarafından yapılan bir araştırmada, 1950 ile 2014 yılları arasında tüm popüler müzik türlerinde 12,000'den fazla müzisyenin hayatı incelenmiştir. Müzisyenlerin ömürlerinin ciddi derecede kısa olmasının yanı sıra bir kazada ölme ihtimallerinin beş ila yedi kat daha fazla olduğu ve intihar etme olasılıklarının iki ila yedi kat daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Prof. Kenny şunları söylemiştir: "Bu çalışmanın sonuçları rahatsız edici. İncelenen 70 yıl boyunca popüler müzisyenlerin yaşam süreleri ABD nüfusuna kıyasla 25 yıl daha kısaydı. Bu durum pop müzik dünyasında işlerin yolunda gitmediğinin bir kanıtı". 2014 yılına ait diğer bir çalışma bir rock yıldızı olmanın gerektirdiği fiziksel olarak ağır yükün müzisyenlerin iç saatini ve 24 saatlik ritimlerini bozduğunu göstermiştir. Ayrıca, gen ifadelerinde bazı aksamalara maruz kalma olasılıkları altı kat daha yüksektir.

Ancak, bu böyle olmak zorunda değildir. Eğer bu gençler hayatın sadece dünyevi zevklerden ibaret olmadığını anlarlarsa, yaşamları ve sanatları şüphesiz farklı olacaktır. Eğer maddi değerlerden çok daha önemli değerler olduğunu görürlerse, eğer sevgi ve saygıyı layıkıyla hak eden saygın insanlar olarak muamele görürlerse, depresyona böylesine şiddetle düşmeyeceklerdir. Bu olduğu zaman, mutluluğu bulmak için kendilerini aşırı zevk sefaya boğma ihtiyacı hissetmeyeceklerdir ki bu onlara asla mutluluk getirmez.

Ayrıca bu olduğunda dünya genelinde milyonlarca genç beyin, aşırı duygusallık ve uyuşturucuların moda olduğu yönündeki hatalı düşüncelere kapılmayacaklardır. Bu onları depresyon ve intihar kısır döngüsüne düşmekten alıkoyacaktır. Bu gençler rol modellerinin sadece yetenekli sanatçılar değil aynı zamanda değerli ve saygın insanlar olduğunu gördüklerinde, rol modellerinin sadece materyalist değerlere değil, insanlığa, maneviyata, merhamet ve sevgiye daha çok önem verdiklerini gördüklerinde kendileri de bu yönde ilerleyecek ve kendilerini geliştirmek için çalışacaklardır.  Bu muazzam değişimin dünyamızın bugünü ve geleceğine nasıl yansıyacağını hayal etmek zor değildir.

Başka bir deyişle müzik endüstrisi ve sanatçılara, dünyamıza inanılmaz bir şekilde yardımcı olmak için büyük bir görev düşmektedir ve bu konuda büyük bir potansiyele sahiptirler. Bir şarkıyla, TV’deki tavırlarıyla, halka açık bir iyilik eylemiyle milyonları etkileyecek inanılmaz güçlü bir mesaj gönderebilirler. Hiç şüphesiz, daha aydınlık bir yöne doğru gidecek bu değişim, dünyamızın geleceğinin en güzel yönde şekillenmesine yardımcı olacaktır.

Adnan Oktar'ın Kashmir Reader'da yayınlanan makalesi:

http://kashmirreader.com/2017/08/09/rock-stars-suicides/

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/255135/rock-yildizlari-ve-intiharlarhttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/255135/rock-yildizlari-ve-intiharlarhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/kashmir_reader_adnan_oktar_rock_stars_and_suicides2.jpgWed, 09 Aug 2017 01:55:07 +0300
Afrika’da Kolonyalizm bitti mi?

Sömürgeci güçlerin Afrika’dan çekilmesinin üzerinden neredeyse 50 yıl geçti. Artık Afrika ülkelerinde sömürgeci ülkeler askeri güçleri ile ülkeleri tehdit etmiyor, resmen atadıkları yöneticileri ile bu bölgeleri yönetmiyor. Buna rağmen pek çok Afrika ülkesinin kendini tam olarak yönettiğinden ya da kaynaklarını halkının asgari ihtiyaçlarını karşılayacak verimlilikte kullandığından bahsetmek mümkün değil. Afrika postkolonyalizm olarak adlandırılan sömürgecilik sonrası dönemde sefalet içinde yaşamaya devam ediyor.

Postkolonyal çalışmaların önemli ismi Akademisyen Partha Chatterjee, Nationalist Thought and the Colonial World (Milliyetçi Düşünce ve Kolonyal Dünya) adlı kitabında bu gerçeği şu cümlelerle okuyucularına aktarmaktadır:

…bizim adımıza yalnızca kolonyal aydınlanma ve sömürü senaryosunu tasarlamakla kalmamış, aynı zamanda bizim antikolonyal direnişimizi ve postkolonyal sefaletimizi de planlamıştır. Tahayyüllerimiz bile sonsuza kadar kolonileştirilmiş durumda kalmak zorundadır.

Sömürgeci ülkelerin sömürgeleri ile olan resmi siyasi bağlardan vazgeçmesi, yani doğrudan sömürge düzenini sonlandırmış görünmesi aslında zamanın koşullarının gerektirdiği bir strateji değişikliği mi?

Bu sorunun cevabı Londra merkezli Sağlık ve Açlık Hareketi ve diğer birkaç sivil toplum kuruluşunun ortak çalışmasıyla hazırlanan bir raporda olabilir. Söz konusu raporda Afrika’ya giriş yapan ve Afrika’dan çıkan toplam kaynak miktarı ölçülmüş ve şöyle bir sonuç elde edilmiştir: Afrika her yıl 192 milyar Pound kaybederken, kıtaya sadece 134 milyar Pound giriş yapmaktadır. Bu da Afrika’da her yıl net 58 milyar Pound’un kaybedildiği gerçeğini ortaya koymaktadır.

Burada ilginç olan, her yıl birçok ülke, Afrika’nın kalkınmasını sağlayacak büyük miktarlarda resmi yardımlar yaparken bu kıtanın hala yoksulluk -hatta açlık- ile yüz yüze olmasıdır. İngiliz gazetesi The Guardian 15 Temmuz 2014 tarihinde yayınlanan “Afrika’ya Yardım: Batı’nın Bağışları, Kıtanın 60 Milyar Dolarlık Yağmalanmasını Maskeliyor” başlıklı yazıda bunun nedenini şöyle açıklıyor: “STK’lara göre, İngiltere ve zengin devletler, şirketlerinin Afrika’nın kaynaklarını yağmalamalarına izin verirken aynı zamanda yardımlarla yaptıkları cömertliklerinden zevk alıyorlar.

Afrika’ya yapılan uluslararası yardımların bir kısmı, aslında kıtayı kalkındırma görevi görmekten ziyade adeta bir soygun düzenini saklama operasyonu niteliğindedir.

Afrika’ya yardım gönderen ülkelerin birçoğu The Guardian’daki bir başka yazıda belirtildiği gibi ‘yoksulların kahraman koruyucusu’ imajı vermeye çalışmaktadır. Aynı yazıda yazar, yardım olarak verilenin çok daha fazlasının geri alındığı belirtilerek bu durum “Afrika bize para yatırımı yapıyor, biz onlara değil” cümlesiyle açıklıyor.

Ekonomi dünyasında vergi aklanmasının sağlandığı yerler Afrika ülkelerindeki mevcut varlıkların yağmalanmasında önemli bir rol oynuyor. Bu yerlerde vergi uygulaması ya hiç yoktur ya da vergilendirme oranları diğer ülkelerle haksız rekabet olanağı meydana getirecek kadar düşüktür. Bu ülkelerde kıyı bankacılığı (offshore) hesapları para aklama, iktisadi ambargoları delme, vergi kaçırma, rüşvet alıp-verme gibi pek çok gayri yasal işte kullanılmaktadır.

Vergi cenneti olarak anılan ülkelerin önemli kısmını eski sömürge ülkeleri oluşturmaktadır.

Bu ülkeler Afrika’dan elde edilen paranın çıkarılmasını sağlayan uluslararası bir ağ olarak işlemektedir. Bu ağın nasıl işlediği ise herkesçe biliniyor. Öyle ki Türkiye’de “Kara Para Aklama” konulu yayınlanmış üniversite tezinde bile ayrıntıları ile yer almaktadır.

Sistemin işleyişini gösteren başka belgeler de mevcuttur. Bunlardan en önemlisi Panama merkezli Mossack Fonseca adlı bir hukuk firmasının 40 yılı aşkın süredir tuttuğu 11,5 milyon kayıt ve belgenin kamuoyuna açıklanmasıyla ortaya çıkmıştır. ‘Panama Belgeleri’ olarak bilinen bu kayıtlarda adı en çok geçen yerler; İngiltere, onun eski sömürgesi Hong Kong ve İngiltere’nin deniz aşırı toprağı olan İngiliz Virjin Adaları’dır. Asıl ilginç olan ise Panama Belgeleri’nde, İngiltere’deki Lordlar Kamarası’ndan 6 lordun, iktidardaki Muhafazakâr Parti’den 3 eski vekilin ve İngiltere’deki siyasi partilere bağış yapan çok sayıda kişinin isimlerinin geçiyor olmasıdır.

İngiltere İşçi Partisi lideri Jeremy Corbin, İngiltere’nin deniz aşırı topraklarının ve Kraliyet şemsiyesi altındaki ülkelerin vergi aklama bölgeleri olması ile ilgili ortaya çıkan skandalları parlamentoya taşımıştır.

Eski sömürgeci ülkelerde bazı kesimler, Afrika’daki şirketleri aracılığı ile Afrika’da ve dünyanın diğer pek çok yerinde haksız kazanç elde etmekte ve bu kazançları Kıyı bankacılığı sistemi ile meşrulaştırmaktadır. Eski sömürgeciler, Afrika’ya kaşıkla yardım dağıtmakta ama bu dağıttıklarını da kepçe ile toplamaktadır. Yeraltı kaynakları ve tarım bakımından zengin Afrika, bir kısım para sömürü merkezlerinin denetiminde halen sömürülmeye devam etmekte ve açlık ve kıtlık çekmektedir. Bu adaletsiz mekanizmanın deşifre edilmesi ve bu sistemin önüne geçilecek çeşitli önlemlerin alınması şarttır. Bunun için çeşitli ülkelerin vicdanlı yönetimlerinin ve vicdanlı kamuoyu ve sivil toplum örgütlerinin seslerini duyurmalarına ihtiyaç vardır. Yapılan yardımlar gözleri kör etmemeli, asıl olarak sömürü sisteminin peşine düşülmelidir. Buna verilecek güçlü kamuoyu tepkisi, mutlaka sonuç verecektir.

Adnan Oktar'ın The Sunday Independent & Weekend Argus & Sunday Tribune'de yayınlanan makalesi

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/255015/afrikada-kolonyalizm-bitti-mihttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/255015/afrikada-kolonyalizm-bitti-mihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/sunday_tribune_adnan_oktar_africa_blinded_by_illusory_fiscal_aid2.jpgTue, 08 Aug 2017 15:57:43 +0300
Ana akım Batı medyasının algı operasyonları ve gerçekler

Türkiye, özellikle son beş yıldır bir yandan Suriye, Irak gibi sınır komşularında yaşanan felaketlerin dolaylı etkileriyle uğraşıyor. Diğer yandan, kendi içindeki darbe, ayaklanma, PKK terörü, FETÖ paralel devlet yapılanması gibi büyük tehditlerle mücadele ediyor. Türkiye bu çok yönlü mücadelesinde, bir kısım Batılı müttefiklerinden beklediği desteği çoğunlukla alamadığı gibi, en haklı olduğu konularda bile uluslararası kamuoyuna suçlu gibi gösteriliyor.

Bu organize algı operasyonunda başı çeken her zamanki gibi bir kısım ana akım Batı medyası. Söz konusu medya yoluyla her fırsatta Türkiye'yi yıpratmak ve Türkiye aleyhinde dünya çapında olumsuz imaj oluşturmak için amansız bir algı operasyonu sürdürülüyor. Bir kısım İngiliz ana akım basın ve yayın kuruluşlarının başını çektiği ve yönettiği bu kampanyaya bazı önde gelen ABD'li medya kurumları, düşünce kuruluşları ile Avrupa basınının önemli bölümü destek veriyor.

Peki Türkiye gerçekten bu çevrelerin yansıtmaya çalıştığı gibi bir felaketler ülkesi mi; yoksa dev bir iftira ve karalama kampanyasıyla mı karşı karşıya? Bunu anlamak için söz konusu kurumların öne sürdükleri belli başlı iddialara ve bunlarla ilgili gerçeklere göz atmak gerek:

– 15 Temmuz askeri darbesinin Sayın Erdoğan ve taraftarları tarafından kurgulanmış sahte ve kontrollü bir darbe olduğu iddiası:

15 Temmuz darbesi göstermelik olmak şöyle dursun, Türkiye'de yapılmış önceki darbelerden kat kat daha fazla (171) generalin komutasında başlatıldı. General rütbesindeki bu kadar insanı bir "darbe tiyatrosu" oynamaya ikna edebilmenin mantıksızlığı ortada.

Dahası bu, Türkiye tarihinde uçak ve gemilerin kullanıldığı ilk darbeydi. 35 uçak, 37 helikopter, 246 tank ve zırhlı araç, 3 gemi darbeye tahsis edildi.

Darbe, Türkiye tarihinin en kanlı darbesi oldu. Çoğu sivil 248 kişi şehit oldu. 1500'den fazla kişi yaralandı. Polis Özel Harekat Merkezi, Türkiye Büyük Millet Meclisi, Cumhurbaşkanlığı Sarayı, MIT tesisleri ve daha birçok resmi ve özel kurum F16'lar tarafından bombalandı.

Tüm bunlara rağmen, önceki darbelerde hiç görülmemiş, hesaba katılmamış şartların ortaya çıkması darbenin başarısızlıkla sonuçlanmasına neden oldu. Darbenin başarısızlığa uğramasının asıl nedeni ise, Sayın Erdoğan'ın çağrısı üzerine binlerce vatandaşın sokaklara çıkarak darbeci askerlere karşı direnişe geçmesiydi.

Ayrıca, Belediyelerin kamyon ve ağır vasıtalarla kışlaların kapılarına ve tankların geçiş yollarına barikatlar kurması, darbe karşıtı komutanların ve vatandaşların havaalanlarındaki pistleri tahrip etmeleri, TSK'nın kalan bölümünün darbeyi reddettiklerini açıklamaları da darbeyi başarısız kıldı.

Önceki darbelerde hiç yaşanmamış, dolayısıyla planlanmamış bu beklenmedik olaylar gerçekleşmese, bu derece güçlü ve organize bir darbenin başarısız olması söz konusu olamazdı.

– Türkiye'nin IŞİD'le mücadele etmediği, hatta IŞİD'i desteklediği iftirası:

Türkiye 2013 yılında terör örgütleri listesine aldığında, IŞİD hemen hiçbir ülkenin terör listesinde yer almıyordu. İngiltere, Rusya, Ürdün, İsrail, İtalya, Fransa, Suudi Arabistan, Mısır ve diğer birçok ülke IŞİD'i çok sonradan terörist ilan ettiler.

Ayrıca IŞİD, Türkiye'de 10'a yakın büyük çaplı kanlı terör eylemi gerçekleştirmiş ve özellikle Sayın Erdoğan hakkında ölüm fetvası çıkarmıştır. Aynı şekilde, IŞİD karşıtı koalisyon Türkiye'deki İncirlik Üssü'nü kullanmaktadır; Türk ordusu, Suriye'nin El Bab kentini IŞİD'den temizlemiştir. Durum böyleyken IŞİD'e destek iddialarının sadece spekülasyondan ibaret olduğu açıktır. Nitekim bu suçlamaların genellikle ülkeler üzerinde baskı uygulamak veya kara propagandayı güçlü yapmak için kullanılan bilindik taktikler olduğu herkesin malumudur.

–Türkiye'de fikir, düşünce ve basın özgürlüğü olmadığı, demokrasinin işlemediği şeklindeki asılsız haberler:

Türkiye hapishanelerinde, sayısı iddia edildiği gibi olmamakla beraber, bir kısım gazeteci ve milletvekillerinin bulunduğu doğrudur. Bu konuda fazlasıyla spekülasyon yapılmakta ve bu kişilerin fikirleri yüzünden hapishanede oldukları gibi bir algı yaratılmaktadır. Oysa söz konusu kişiler fikirlerinden veya siyasi kimliklerinden dolayı değil, PKK, FETÖ, DHKP-C, KCK, MLKP gibi terör örgütleriyle doğrudan organik bağları olduğu kesin belge ve delillerle tespit edildiği için tutuklanmış ya da hüküm giymiş kimselerdir. Bugün ABD, İngiltere ve AB ülkelerinde terörle en küçük bağlantısı olan, değil fikrini savunmak dolaylı ima yapan kimseler dahi kimliği ne olursa olsun derhal tutuklanmakta, çok ağır muamelelere tabi tutulmaktadır.

Elbette dileğimiz bu kişilerin tutuksuz yargılanması, terör provokasyonlarına izin verilmemesidir. Ancak Türkiye'nin içinde bulunduğu durum dikkate alınacak olursa, pek çok konuda ekstra tedbir alınmasını bir nebze haklı görmek gerekmektedir.

Tutuklanan gazeteci ve siyasilerden bazısı ise devletin gizli istihbarat sırlarını kamuoyuna servis etmekten hüküm giymişlerdir. Bu ise, bilindiği gibi, yalnız Türkiye'de değil dünyanın bütün ülkelerinde vatan hainliği derecesinde bir suçtur.

– Türkiye'de OHAL'in gereksiz olduğu, OHAL yüzünden halkın özgürlüklerinin kısıtlandığı iddiası:

Bugüne kadar Türkiye, tüm Avrupa ülkelerinden çok daha sık ve büyük çaplı terör olayları ve darbe girişimleriyle karşılaştığı halde Fransa'daki OHAL şartlarından çok daha rahat ve özgür bir OHAL ortamına sahip. İngiltere'de sadece bir terör olayı üzerine ortalıkta ağır silahlı askerler boy gösterirken, Türkiye'de sokaktaki vatandaş OHAL'i hissetmiyor bile. Turistler dahi Türkiye'de günlük yaşamda bir OHAL ortamı olmadığının farkında.

OHAL, Türkiye'de yalnızca terör örgütlerinin ve darbecilerin hareket kabiliyetini kısıtlayan uygulamalar getiriyor. Bir kısım medyanın OHAL'i bir bahane olarak kullanmalarının sebebi ise, Avrupa'yı irrite edecek "özgürlükler kısıtlanıyor" iftirasına bir kılıf bulabilmek.

– 16 Nisan Yeni Anayasa Referandumunun Sayın Erdoğan'ı diktatör yaptığı iddiası:

16 Nisan'da Türkiye genelinde yapılan Yeni Anayasa Referandumundan yeni anayasaya "evet" çıkmasının ardından bazı Avrupa basınındaki nefret söylemleri şöyle:

The Economist: "Türkiye diktatörlüğe kayıyor"... Financial Times: "Yeni sultanın buruk zaferi"... The Independent: "Derin bölünmeler nedeniyle Türkiye potansiyel düşmanlarının avı haline geliyor"... BBC: "Referandum Türkiye'yi böldü". Bild: "Alman Türkler bir despot için oy kullandı"... Spiegel Online: "Türkler otokratik başkanlarına daha fazla güç vermek için oy verdiler"... Frankfurter Allgemeine: "Vahşi Erdoğanistan'da"...

Oysa, referandumda kabul edilen anayasa teklifi dünya üzerinde birçok ülkede uygulanan Başkanlık ve Yarı Başkanlık sistemlerinin Türkiye koşullarına adapte edilmiş versiyonundan ibaret. Yeni anayasada Erdoğan'ın şahsına özel bir madde yok. Seçimleri kim kazanırsa o Başkan olacak ve anayasadaki yetkilere sahip olacak. Ayrıca Türkiye, dünyada katılım oranı en yüksek ve en güvenli seçimlerin yapıldığı ülkelerden biri.

Ama görünen o ki uzun yıllar Sayın Erdoğan'a yönelik diktatörlük iddialarına makul bir gerekçe bulamayanlar referandum sonuçlarından medet umuyor.

Bunlar gibi, "çamur at izi kalsın" mantığındaki birçok asılsız iddia söz konusu medyada yoğun biçimde işleniyor. Ne var ki bu tür karalamalar, bölge ve Türkiye hakkında yeterli bilgisi olmayan dünyanın farklı köşelerindeki insanlar üzerinde etkili olabiliyor.

Son günlerde özellikle bazı Müslüman ülkelerde de benzer amaçlı algı operasyonları ve iftiraların yaygınlaştığı görülebilmekte. Tüm bunlar, İslam dünyasında güçlü ve söz sahibi ülkeleri yıpratıp ardından birbirine düşürerek Müslüman alemini topyekun yok etme planının parçaları. Bu sinsi plana karşı, İslam aleminin ittifakı dışında hiçbir çözüm yok.

Adnan Oktar'ın The Peninsula Qatar'da yayınlanan makalesi

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/254996/ana-akim-bati-medyasinin-algihttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/254996/ana-akim-bati-medyasinin-algihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/the_peninsula_adnan_oktar_the_perception_operations_of_the_mainstream_media_and_the_facts2.jpgTue, 08 Aug 2017 01:44:19 +0300
Malezya-Türkiye Birliğinden Kuvvet Doğar

Malezya ve Türkiye, Asya’nın iki farklı ucunda, coğrafi olarak birbirlerinden çok uzak ama gönülden yakın iki ülke. Öyle ki ortak noktaları ve benzerlikleri farklılıklarından daha fazla. Devlet ve etnik yapıları, siyasi tarihleri, geçmişleri çok farklı. Buna karşın, her ikisi de aynı manevi ve kültürel değerleri paylaşan ülkeler. İslam’ın barış, sevgi, kardeşlik, fedakarlık, yardımlaşma, dayanışma gibi değerlerini her zaman ülke çıkarlarının önünde tutuyorlar. Dahası her ikisi de istikrarlı büyüyen, yükselen ekonomik güçler, İslam ile özgürlükçü ve çoğulcu demokrasiyi birlikte yaşayan, diplomatik etki alanları gittikçe genişleyen, Batılı devletler ile yakın ilişkiler içinde olan ülkeler. En öne çıkanlar ise, iki Müslüman halk arasındaki sevgi, muhabbet ve köklü bağlar.

Türkler ile Malayların dostluk ve işbirliği tarihi 15. yüzyıla kadar gider. Osmanlı İmparatorluğu ile Malay Sultanlığı arasında ilk ilişkiler Fatih Sultan Mehmet döneminde başlar. Ticari anlaşmaların yanısıra, Fatih’in kızı ile Malay Sultanı’nın oğlunun evlenmeleriyle birlikte akrabalık bağının da temelleri atılır. Malay Takımadaları’nda görev yapan Osmanlı elçilerinin çabalarıyla da iyi ilişkiler gelişir. Portekiz ve Hollanda sömürgeciliğiyle mücadelede, Malay halkına yardım elini uzatanlar, askeri ve siyasi destek verenler yine Osmanlılardır. Johor ve İstanbul’daki saraylar arasındaki sıcak ve samimi bağlantılar 19. yüzyılda daha da güçlenir. Sultan Ebu Bekir İstanbul’da, 1866’da Sultan Abdülaziz Han’ı, 1893’de ise Sultan II. Abdülhamid’i ziyaret eder. Rukiye Hanım ve Hatice Hanım’ın Osmanlı Sarayı’ndan Malay Sarayı’na gelin gitmelerine de vesile olur bu ziyaretler. Onların torunları ise, Müslüman Malay Türkleri olarak, Malezya devlet kademelerinde önemli görevler üstlenirler.

Malezya Devleti’nin 1957’de bağımsızlığını kazanmasının ardından, Türkiye Cumhuriyeti ile diplomatik ilişkiler 1964’te yeniden kuruldu. Bununla birlikte, 20. yüzyıl ikili ilişkiler açısından zayıf bir dönem oldu. 1997 yılında, gelişmekte olan sekiz ülkenin bir araya gelerek oluşturdukları D-8’de, her iki ülkenin de yapıcı rol oynamasıyla ikili ilişkiler yeniden canlandı.

2000’ler ise Malezya–Türkiye ilişkilerinde büyük gelişmelere, yepyeni atılımlara, parlak bir dönemin başlangıcına sahne oluyor. Bu yıllarda, devlet başkanları ve bakanların karşılıklı ziyaretleri ve imzalanan anlaşmalarla işbirliği daha üst boyutlara taşınıyor. 2014 yılında imzalanan Stratejik İşbirliği Ortak Bildirisi ile ekonomik ilişkilerin stratejik düzeyde ortaklığa yükseltilmesi, iki ülke ticaret hacminin 5 milyar ABD Dolarına çıkarılması kararı, Serbest Ticaret Anlaşması’nın 1 Ağustos 2015’de yürürlüğe girmesi, ikili ilişkilerde bazı önemli dönüm noktaları. Bunlar, aynı zamanda, Malezya’nın 2020, Türkiye’nin 2023 hedeflerine ulaşmalarına yardımcı olacak gelişmeler.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 2014 yılındaki şu ifadeleri iki kardeş ülke arasındaki birliğin kaçınılmaz gerekliliğini çok güzel anlatıyor: “Malezya'yı kendimize çok yakın bir ülke, hatta kendimize kardeş olarak gördük ve böyle görmeye devam edeceğiz. Ülkelerimiz için, Asya-Pasifik bölgesi için, tüm dünya için Malezya ile ortak çalışmayı, dayanışma içinde olmayı sürdüreceğiz. Asya'nın bir ucunda Türkiye, bir ucunda Malezya varken dünyada barış umudu Allah'ın izniyle hiç yok olmayacaktır.” (http://www.dha.com.tr/ozgurlugun-olmadigi-yerde_577632.html)

Malezya Başbakanı Necip Razak ise, yüzyıllarca birbirlerinden uzak tutulan iki halkın kaynaşmasına yönelik coşkulu arzusunu, karşılıklı vizelerin kaldırılmasından sonra şöyle dile getirmişti: “İki ülke arasında büyük benzerlikler var. Bazılarımız aynı köklerden geliyoruz. Biz, bu mirasımızın değerini bilmeliyiz, tekrar bulmak için bir araya gelmeliyiz. Halklar arasında daha gelişmiş ilişkiler için.” (http://www.haberler.com/turkiye-ile-malezya-stratejik-ortaklik-konusunda-2552615-haberi/)

Her iki ülke de yerli üretime ve ihracata öncelik veren, hızlı, istikrarlı ve sağlıklı ekonomik kalkınma modelini, küresel krize rağmen, başarıyla uyguluyor. Gerek kamu kuruluşları gerekse özel şirketlerin güçlü, tecrübeli ve deneyimli oldukları alanlarda, karşılıklı yatırımlar yapılması, sermaye ve teknoloji transferi gerçekleştirilmesi hiç şüphesiz her ikisinin de yararına olacaktır. Yine her iki ülke Birleşmiş Milletler, İslam İşbirliği Teşkilatı, D-8, ASEAN gibi uluslararası kurumlarda çoğunlukla birlikte hareket ediyorlar. Ekonomik, ticari ve diplomatik ortaklıklar önemli elbette, ama birlik ve beraberliğin kapsamı kesinlikle bunlarla sınırlı kalmamalı.

Bugüne kadar büyük ölçüde ihmal edilen karşılıklı eğitim ve kültür faaliyetleri acilen ele alınması gereken konulardan. Türkiye’deki üniversitelerde Malay dili, edebiyatı ve tarihi üzerine, Malezya’daki üniversitelerde ise Türk dili, edebiyatı ve tarihi üzerine bölümler kurulmalı, yaygınlaşmalı. Yine çok sayıda üniversite öğrencisinin iki ülke arasındaki değişim programları çerçevesinde eğitim görmeleri için gerekli adımlar hemen atılmalı.

Malaylar ve Türkler hem bölgesel hem de uluslararası düzeyde, Ortadoğu’nun, Asya’nın, Afrika’nın kökleşmiş sorunlarına çözüm üretmek, küresel barışa, refaha, sosyal adalete, istikrara katkıda bulunmak için tam bir birlik içinde çalışmalılar. Asya’nın doğusundaki Malezya ile batısındaki Türkiye, bölgelerinde sahip oldukları büyük potansiyeli kullanarak, sevgi, uzlaşma ve kardeşliği temel alan bir diplomasiyle küresel hedeflere koşabilirler. Müslüman Türk dünyası ve Malay dünyasının büyüklüğü düşünüldüğünde, artan dayanışmanın getireceği muazzam güç ve enerji daha iyi anlaşılabilir.

Malezya ve Türkiye İslam’ın aydınlık, modern ve kaliteli yüzleri. Kuran’daki demokrasi, inanç özgürlüğü, sevgi, saygı, barış, kardeşlik, adalet ve eşitlik gibi değerlere sarılarak İslam alemine ve tüm dünyaya örnek oluyorlar. Önlerinde büyük bir fırsat daha var. Küresel barışa, refaha ve huzura eşsiz bir katkı sağlayabilirler. Bunu da İslam adına ortaya çıkan şiddete, bağnazlığa, karanlığa, hurafelere, radikal ideolojilere ve terör örgütlerine karşı ortak tavır alarak yapabilirler.

Adnan Oktar'ın Bernama & Malaysian Digest'te yayınlanan makalesi:

http://www.bernama.com/bernama/v8/fe/newsfeatures.php?id=1377901

http://malaysiandigest.com/news/690113-united-malaysia-and-turkey-stand-strong.html

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/254983/malezya-turkiye-birliginden-kuvvet-dogarhttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/254983/malezya-turkiye-birliginden-kuvvet-dogarhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/bernama_adnan_oktar_united_Malaysia_and_Turkey_stand_strong2.jpgMon, 07 Aug 2017 21:42:13 +0300
Katar krizi daha verimli ittifaklar için bir fırsat mı?

1. Dünya Savaşı'ndan günümüze kadar geçen 100 yıllık zaman dilimi, aynı zamanda yüzlerce yıllık küresel sömürü imparatorluğunun Ortadoğu ve İslam coğrafyası üzerinde yürüttüğü dizayn sürecinin tarihidir. Bu süreç fiili olarak, İngilizlerin 1916'da Mekke Emiri Şerif Hüseyin'i "Arap Krallığı" vaatleriyle Osmanlı'ya karşı ayaklandırması ve Sykes-Picot anlaşmasının imzalanması ile başladı.

Sykes-Picot ile tanımlanan sınırlarsa öyle rastgele çizilmedi. Ortadoğu coğrafyasının etnik, dini, kabilesel ve mezhepsel dağılımı hesaplanarak en fazla ihtilaf, anlaşmazlık, kargaşa ve çatışmaya zemin oluşturacak biçimde belirlendi.

Nitekim, dönemin ABD Başkanı Wilson'un dış politika danışmanı Edward House, anlaşma hakkında, "Bu son derece kötü bir anlaşma. Bunu (İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur) Balfour'a da söyledim. Gelecekte savaşların üreyeceği bir bölge yaratıyorlar" demişti. Gerçekten de Sykes-Picot, House'un öngördüğü şekilde bölgenin bir asır boyunca, savaş ve karışıklıktan başını kaldıramayacağı kanlı bir dinamiğin tetikleyicisi oldu.

Halen, Sykes-Picot ile başlatılan dizayn sürecinin son güncellemeleri yapılıyor. Güncelleme programının adı ise 2000'li yıllarda devreye sokulan Büyük Ortadoğu Projesi. Bölünmeler, krizler, çatışmalar, darbeler, iç savaşlar, CIA üretimi MI6 güdümlü terör örgütleri, mezhep kavgaları, saray entrikaları bu projenin en etkin araçları.

Irak, Afganistan, Suriye, Mısır, Libya, Yemen son yıllarda bu güncellemeden payını alan ülkeler. Geçtiğimiz 5 Haziran itibariyle felaketler sahnesine son sürülen ülke Katar...

ABD Başkanı Donald Trump'ın 20 Mayıs'taki Suudi Arabistan ziyareti ve bu ülkeyle 380 milyar doların üzerindeki tarihi sözleşmeyi imzaladığı Riyad zirvesinin hemen ardından Körfez ülkeleri tarihinin en büyük krizini yaşadı. Katar krizi, ziyarette ekonomi dışındaki konuların da ele alındığı düşüncesini akıllara getirdi.

'Teröre destek verme' gibi klişelere itibar etmeyenler için krizin gerçek nedenini stratejistler, Katar'ın bölge ülkelerinden, dolayısıyla onların bağlı oldukları İngiliz-ABD ekseninden bağımsız dış politikalar izlemesi, dostluk ve ittifaklar kurması olarak değerlendiriyor. Her ne kadar bugüne kadar bölgedeki Sünni ittifakın bir parçası olsa da Katar'ın bu müstakil duruşu söz konusu küresel güç ve onun şemsiyesi altındakileri endişelendirmiş görünüyor.

Katar'ın Türkiye ile yıllardır süregiden yakın dostluk ve ittifakı da söz konusu endişe ve rahatsızlığın temel nedenleri arasında. Zira, ablukanın kalkması için Katar'a şart koşulan maddeler arasında Türk askeri üssünün kapatılmasının yer alması bu açıdan manidar. Ablukaya gerekçe gösterilen sözde teröre destek verme iddiasıyla bu talebin bütünüyle ilgisiz olması krizin perde arkasına ışık tutuyor.

Diğer yandan, son dönemde Türkiye-Rusya-İran üçlüsü Astana zirvesinde çok güçlü ve beklenmedik bir bölgesel ittifak olarak ortaya çıktı. Katar'ın bu güçlü ittifaka yönelme olasılığı bile bölgeye hakim İngiliz-ABD ekseni açısından istenmeyen bir durum.

Nitekim, Katar'a uygulanan ambargonun ana gerekçeleri arasında İran'la yakın ilişkiler kurması, ekonomik işbirliği içine girmesi var. Bilindiği gibi Katar, 2014 yılında Güney Pars’daki sahasını geliştirmesine yardımcı olmak amacıyla İran’la bir anlaşmaya girdi. Ayrıca, Katar Emiri Şeyh Temim İran karşıtlığını eleştirdiği için okların hedefi oldu. Katar'ın, gerçekte İran'a karşı bir cephe olarak kurulması planlanan Suudi öncülüğündeki Arap-NATO'suna katılmayı reddetmesi de bardağı taşıran son damlalardan.

Oysa, suç olarak gösterilen, hatta terörü desteklemekle eş tutulan bu politikalar gerçekte iki Müslüman ülkenin mezhep ayrımı gözetmeksizin yakınlaşmasından başka bir şey değil.  Bu gelişme, Ortadoğu'nun birlik, barış, güven, refah ve istikrarı için atılmış son derece olumlu bir adım olarak değerlendirilmeli. Bu durumdan tek rahatsız olacak olan da kuşkusuz mezhep kavgalarından, ayrılık ve ihtilaflardan beslenen emperyalist güçten başkası değil. Nitekim krizin başlamasından hemen sonra Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, Katar’ın bölgeden soyutlanmasının İslami değerlere aykırı olduğunu belirtti.

Resmi olarak abluka gerekçeleri arasında yer almasa da, Katar'ın Rusya ile son yıllarda geliştirdiği iyi ilişkilerin krizin en önemli örtülü nedenleri arasında olduğu açık. Rusya ve Katar arasındaki ilişkiler son yıllarda belirgin biçimde gelişme gösterdi. Özellikle Rus ekonomisinin yabancı yatırımcı sıkıntısı çektiği ambargo döneminde Katar, Rusya'da aktif bir yatırım politikası izledi. Bilindiği gibi, Rus kamu petrol şirketi Rosneft’in %19,5’luk hissesini Katar, Glencore ile birlikte geçtiğimiz yılın sonlarında satın aldı. Geçtiğimiz günlerde Katar’ın Rusya büyükelçisi Fahad Mohammed Attiyah, Sputnik’e verdiği demeçte, Katar’ın yeni bir ekonomik bakışa yelken açtığını, bunun Rusya ve diğer devletlerle varolan ortaklıklarının kuvvetlendirilmesiyle  mümkün olduğunu  Rusya’nın Katar’ın en büyük ticari ortaklarından biri olacağını açıklaması  dikkat çekici bir gelişmeydi.

Görüldüğü gibi, Katar zaten yıllar öncesinden bugünkü dışlanmasına neden olacak dostluk, ittifak ve yakınlaşmaların içine girmiş ve bir hayli de yol almış durumda. Ancak bir cephe için dışlama bir diğeri için önemli bir fırsat olabilir.

'The New York Times'da yayınlanan 17 Temmuz tarihli "Trump'ın Putin'e Ortadoğu'daki Hediyesi" başlıklı yazıda, Katar krizinin doğrudan Rusya, Türkiye ve İran için büyük bir fırsat olduğu şu satırlarla belirtiliyor:

"Başkan Trump'ın çok büyük bir hatası, Suudi Arabistan'ın IŞİD'e karşı mücadele etmesi planlanan bir Sünni Müslüman ittifakını bozmasına neden oldu. O kadar ki Katar ve Türkiye birbirine çok daha yakınlaştı ve İran ve Rusya ile işbirliğine açık hale geldi... "

Putin halihazırda İran'la işleyen bir ortaklık ve Türkiye ile de giderek artan bir uzlaşma sağlamış durumda. Ve Trump yönetimi kendisine daha da büyük düşünmesini sağlayacak imkanı verdi –Suudi-ABD eksenine temkinli yaklaşan ülkelerle geniş tabanlı bir ittifaka girme fırsatı. Bu yalnızca Sünni olan Katar ve Türkiye'yi değil, aynı zamanda Şii İran ve bölgesel dostlarını, Şii çoğunluklu Irak'ı ve potansiyel olarak Umman'ı da kapsıyor. Birlikte, bu ülkeler bölgede ve küresel enerji pazarlarında önemli bir gücü yönlendirebilirler. Bu birleşme aynı zamanda, gelecekteki bir Müslüman Kardeşliği öncesinde Şii ve Sünni toplumlarının biraraya getirilmesi ihtimalini de artıracaktır."

Katar krizi, doğru ve zaman kaybetmeden harekete geçildiği takdirde hem Katar hem de Rusya, İran ve Türkiye üçlüsü açısından çok büyük bir fırsata dönüştürülebilir. Rusya’nın da bu durum karşısında Ortadoğu’daki etkinliğini arttırması çok muhtemel.  Her üç ülkenin de önemli dost ve müttefikleri olan Katar'a sahip çıkması ve resmi bir birlik içinde bu ittifakın adını koyması yalnızca Ortadoğu değil, tüm dünyanın gidişatı için tarihi bir dönüm noktası olabilir.

Adnan Oktar'ın Pravda'da yayınlanan makalesi:

http://www.pravdareport.com/world/asia/03-08-2017/138319-qatar_crisis-0/

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/254671/katar-krizi-daha-verimli-ittifaklarhttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/254671/katar-krizi-daha-verimli-ittifaklarhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/pravda_adnan_oktar_is_Qatar_crisis_an_opportunity_for_more_productive_alliances2.jpgFri, 04 Aug 2017 16:44:41 +0300
Irak Yeni Bir Kriz Tehlikesiyle Karşı Karşıya

Geçtiğimiz günlerin önemli haberlerinden birisi, Musul’un IŞİD’den kurtarıldığının resmen ilan edilmesiydi. Hava bombardımanları ve şiddetli sokak savaşları sonucunda, Musul adeta hayalet kente dönmüş, neredeyse yıkılmayan veya zarar görmeyen bina kalmamış, cesetlerden kaynaklanan ağır koku sokakları kaplamıştı. Operasyonun getirdiği yıkım ve felaket ortadayken, Irak Başbakanı İbadi’ye göre “büyük bir zafer” kazanılmıştı. Dikkatli gözlerden kaçmayan ayrıntı ise, operasyonun aylarca medyada yakından takip edilmesine karşın sonucunun beklenildiği kadar sansasyonel bir haber konusu olmamasıydı. Bunun başlıca nedeni, Irak’ın yakın geleceğine ilişkin yeni bir gelişmenin ön plana çıkması; yeni savaş ve çatışmaların fitilini ateşleyebilecek son derece tehlikeli bir gelişmenin gerçekleşmesiydi.

Tartışmalara ve büyük tedirginliğe yol açan konu, bir referandum. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Mesud Barzani’nin ilan ettiği gibi, 25 Eylül’de yapılacak bağımsızlık referandumu. Kuzey Irak’ta yaşayan seçmenlere bağımsız bir Kürdistan isteyip istemedikleri sorulacak. Tek ve kolay bir sorudan oluşan halk oylaması, muhtemel sonuçları itibariyle endişeleri beraberinde getiriyor  şüphesiz; her ne kadar IKBY yetkilileri aksini iddia etseler de.

Öncelikle, bu referandumun 2005 yılında yapılandan farkı, resmi bir nitelik taşıması. Daha da önemlisi, IKBY’nin Irak’tan ayrılması ve Irak’ın parçalanmasından önceki belki de son adım olması. Barzani’nin bu yöndeki kararlılığını gösteren son açıklamaları, bunun geçici bir siyasi manevra olmadığını düşündürüyor: “Ben Kürdistan’ın bağımsızlığı için doğdum… Bağımsız bir Kürdistan’ın bayrağının gölgesinde ölmek istiyorum… Tüm bu adımlar bağımsız bir Kürdistan için.”

Bunların da ötesinde, IKBY açıklamalarında adeta yeni çatışmalara davetiye çıkaran bir nokta daha var. Referandumun sadece Irak Özerk Kürdistan Bölgesi topraklarını değil, tartışmalı başka yerleri de kapsaması planlanıyor: Kerkük, Sincar, Makhmur, Khanaqin gibi. Bunlar şu anda fiilen IKBY kontrolü altında olmakla birlikte, uzun yıllardır Bağdat ile Erbil, diğer bir ifadeyle, Araplar ve Kürtler arasında ihtilaf konusu olan bölgeler. Özellikle Kerkük her iki tarafın da kırmızı çizgisi. Dolayısıyla, taraflar toprak, yönetim, yetki ve doğal zenginliklerin paylaşımı konusunda anlaşmadıkları sürece, istenmeyen gelişmeler kaçınılmaz olacaktır. Irak merkezi hükümetinin, IKBY’nin bağımsızlık yönündeki çabalarına sert karşılık vermesi istenmeyen fakat olası bir sonuç.

Kaldı ki IKBY tarafında bile halk oylaması kararına karşı ciddi bir muhalefet var. Girişimin öncüsü, Barzani liderliğindeki Kürdistan Demokratik Partisi. Celal Talabani liderliğindeki Kürdistan Yurtseverler Birliği şartlı destek veriyor. IKBY Parlamentosu’nun diğer 2 büyük partisi, Değişim Hareketi (Goran) ve Kürdistan İslami Hareketi ise Eylül referandumuna itiraz ediyorlar. Önceliğin Kuzey Irak’ta halen devam eden siyasi ve ekonomik krizle mücadeleye karşılık vermek olması gerektiğini söylüyorlar. 2015'den bu yana IKBY Parlamentosu’nun kapalı olduğu, anayasanın henüz yapılmadığı ve Erbil’deki hükümetin maaşları zorlukla ödediği düşünülürse bu talepte haklılık payı var. Dahası, bölgede yaşayan diğer halklar, yani Araplar, Türkmenler, hatta Şii Kürtler  (Feylis) ayrılık değil, birlik istiyorlar.

Tepkilere bakıldığında, IKBY’nin, dünyadan aradığı desteği kesinlikle bulamayacağı görülüyor. BM, referandum sürecine “hiçbir şekilde dahil olmayacağını”  duyurdu. ABD, “birleşik, istikrarlı, demokratik ve federal”  bir Irak’ı; Rusya ise, Irak’ın “birlik ve bütünlüğünü” desteklediklerini açıkladı. Almanya IKBY’ni tek taraflı  bir karar almaktan kaçınmaları yönünde uyardı; bölgede yeni bir devlet teşebbüsünün ateşle oynamakla eşdeğer olacağını belirtti. Bölgenin söz sahibi iki gücü, Türkiye ve İran da gerilimi ve istikrarsızlığı artıracağı gerekçesiyle referandum kararına karşı çıktılar. Uluslararası güçlerin ve komşu ülkelerin neredeyse tamamını karşısına alan böyle bir girişimin ise başarılı olması çok zor.

Bir anlığına Kuzey Irak’ın şu şartlar altında bağımsız bir devlet olduğunu varsayalım. Bu olsa olsa, komşularından dolayı büyük sorunlar yaşayan, içeride siyasi ve ekonomik krizlerle boğuşan, ayrıca PKK gibi azılı bir terör örgütüyle baş başa kalan, güçsüz, zayıf, kendi ayakları üzerinde durmakta zorlanan bir devlet olacaktır. Bu, ekonomik istikrar amacıyla yapılacak fakat gerçekte bölgedeki Kürtlere ve diğer halklara beklenen barış, huzur, istikrar ve refahı getirmeyecektir. Bu huzurun ve refahın gelebilmesi için önce bölgenin kendi sorunlarını, barış temelli bir paydada çözmesi gerekmektedir. Ortadoğu’nun içinde bulunduğu hassas dönemde, Irak parçalanır ve yeni bir Kürt devleti kurulursa, en büyük zararı masum, mütevazı ve güzel ahlaklı Kürtler ve bölge insanları görebilir.

İlk anda bağımsızlık fikri cazip ve çekici gelse de, IKBY’nin duygusal yaklaşımı bir kenara bırakıp, sağduyu ile karar vermesi en doğrusu olacaktır. Ortadoğu şu anda bölgesel kurtarma çabalarına kapalıdır. Kurtuluş, Ortadoğu'nun tümünü kapsayacak bir projeyle olmalıdır. Bölgeden izole olarak tehlikelerden kaçabilmek mümkün olmamaktadır. Bu, Müslüman Ortadoğu halkının kurtuluş için birlikte hareket etmesinin ne kadar önemli olduğunu da göstermektedir.

Irak’ın karmaşık sorunları Irak’ın ulusal bütünlüğünü korumasıyla daha kolay çözülebilir. Bu çözüm ise ayrılıklarla değil, işbirliği, dayanışma, uzlaşma, sevgi ve dostlukla olur. Sorunlar, Kürt olsun Arap olsun, Sünni olsun Şii olsun tüm Müslümanların birlik ve beraberlik içinde hareket etmeleriyle çözülebilir. Acı ve sıkıntılara yenilerinin eklenmemesi için ayrılık değil dayanışma; hasretle beklenen huzur, istikrar, adalet ve refah için ise çatışma değil dayanışma gerekiyor. Aynı Allah’a, aynı dine, aynı Kitap’a ve aynı peygamberlere iman ediyor, aynı kıbleye yöneliyor, aynı camide namaz kılıyor, aynı kültürü ve değerleri paylaşıyorlarsa, sevgi, kardeşlik ve dostluk içinde ulusal bir birlik inşa etmek çok daha kolaydır. Ama önce buna inanmak, arada ayrılık çıkaran fesat merkezlerini tespit edip bu şer odaklarını susturmak ve istikrarın ittifakta olduğunu sürekli olarak dile getirmek gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki, İslam toplumlarını güçsüzleştiren unsur daima onların parçalanmaları olmuştur.

Adnan Oktar'ın Kashmir Reader'da yayınlanan makalesi:

http://kashmirreader.com/2017/08/02/iraq-danger-facing-new-crisis/

 

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/254669/irak-yeni-bir-kriz-tehlikesiylehttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/254669/irak-yeni-bir-kriz-tehlikesiylehttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/kashmir_reader_adnan_oktar_Iraq_is_in_danger_of_facing_a_new_crisis2.jpgFri, 04 Aug 2017 16:36:58 +0300
Siber Saldırı Ne Kadar Büyük Bir Tehdit?

Geçtiğimiz aylar içinde dünya iki büyük siber saldırı ile sarsıldı. Mayıs ayındaki ilk saldırıda 150 ülkede 200.000 den fazla bilgisayar fidye yazılımı WannaCry’ın kontrolüne geçti. Özellikle İngiliz sağlık sistemi çöküşün eşiğine geldi. Yazılımın yıkıcı etkisi ancak 2 günde durdurulabildi. Saldırının ertesinde WannaCry yazılımının arkasında Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı’nın (National Security Agency) Microsoft yazılımında bulduğu bir açık yattığı ortaya çıktı. Hackerlar bu açığı kullanan bir yazılım geliştirerek saldırıyı gerçekleştirdiler.

İkincisi saldırı ise Haziran ayında gerçekleşti. WannaCry benzeri bir yazılım olan Petya virüsü, ilk olarak Ukrayna devlet kurumlarını, bankaları, enerji santrallerini, havaalanı ve metro sistemini ele geçirdi. Ukrayna’nın ardından AB ve ABD merkezli birçok uluslararası şirketin bilgisayar ağı Petya’nın kontrolüne geçti. Rus enerji devleri Evraz ve Rosneft’de geçici de olsa bilgisayarlarının kontrolünü kaybettiler. Siber saldırılar gösterdi ki bilgisayar virüsleri tıpkı gerçek hayattaki virüsler gibi saatler hatta dakikalar içerisinde global bir salgına dönüşebilme yeteneğine sahipler. Fiber optik kablolardan ışık hızıyla dünyaya yayılıyorlar. Bilgisayarlarımızın arkasında açık bir kapı bulup evimize giriyorlar. İnsanlığın bu sanal virüslere karşı kendisini savunacak bir bağışıklık sistemi yok. Siber saldırılar ancak geniş çaplı bir hasar verdikten sonra durdurulabiliyor. Bu, insanlık için ürkütücü bir durum.

Toplumlar, dijital bir ağ ile birbirlerine bağlanmış durumdalar. Digital teknolojiler artık günlük hayatımızın bir parçası. 2016 itibariyle dünya nüfusunun %40’ı yani 4 milyar kişi internet kullanmakta. Saniyede 2.5 milyon e-mail gönderilmekte, 7.500 Tweet atılmakta, 2.500 Skype konuşması yapılmakta. Aynı saniyede 60.000 Google taraması yapılmakta, 70.000 Youtube videosu seyredilmektedir. 2016 yılında 18 milyar olan internete bağlı cihaz sayısı ise 2020 yılında 31 milyara ulaşacaktır. Devasa büyüklükteki bu iletişim ağı artık evimizde, cebimizde, arabamızda, ofisimizde yani hayatımızın her anındadır.

Siber terörizm ile gerçek hayatta yaşanan terörizm birçok ortak noktaya sahip. Her iki dünyada da derin devletlerin kurduğu, yetiştirdiği ve büyüttüğü terör örgütleri faaliyetteler. Siber teröristler de gerçek hayattaki karşılıkları gibi anarşist ve yıkıcı ideolojilere sahipler. Siber dünyanın teröristleri büyük lojistik üstünlüğe de sahipler. Sinsi ve görünmez bir dünyada hareket ediyorlar. Aynı dili konuşmaları, aynı şehirlerde yaşamaları, hatta yan yana gelmeleri bile gerekmiyor. Birbirlerini sadece takma isimleri ile tanıyan örgüt üyeleri  bir dizüstü bilgisayar ile devletleri diz çöktürecek saldırılar gerçekleştirebiliyorlar. Siber terörizm bugün sadece bilgisayarlarımızı ve cep telefonlarımızı tehdit ediyor. Ama İnternet teknolojisinin gelişmesi ile birkaç yıl içinde evlerimiz, arabalarımız, işyerlerimiz, binalarımız da digital saldırılara açık hale gelecek.

Dark weble birlikte internette kirli bir ekonomi de oluşmuş durumda. Milyarlarca doların el değiştirdiği bu ekonominin gelirleri siber terör örgütlerine akıyor. Gerçek dünyadaki teröristler uyuşturucudan, hırsızlıktan, yağmadan, insan kaçakçılığından beslenirken siber teröristler finansmanlarını kredi kartı dolandırıcılığından, kimlik hırsızlığından yada illegal yazılımlardan sağlıyorlar.  Her iki terörist grubuyla mücadele de polisiye tedbirler yeterli olmuyor. Siber terörizmle mücadelenin başarılı olması için bu terör eyleminin ideolojisi ile mücadele etmek lazım. Siber teröristler yıkımdan, anarşiden ve kuralsızlıktan zevk alıyorlar. Hayat neşelerini yitirmiş, nefret dolu karanlık bir dünyada varlıklarını sürdürüyorlar. Bu şizofren ruh hali, pek çoğunu tehlikeli ve acımasız saldırganlara dönüştürebiliyor. Siber terörizmle mücadele, işte bu karanlık ruh haline odaklanmalıdır. Şiddet eğilimi, yerini empatiye, şefkate, sevgiye bırakmadıkça siber saldırılar katlanarak büyümeye devam edecektir. Anarşizm bir ideolojidir. Terörizmin her çeşidi, bu ideolojinin amaca giderken kullandığı bir yöntemdir. Tıpkı şiddet terörizmi gibi, siber terörizmin de en önemli amacı toplumlara korku salmaktır. İnsanlara, mallarının ve canlarının korunmasız olduğu hissini vermektir. Korku toplumu oluşturmak da, terörist ve anarşistlerin en temel hedefidir. Korkunun ve nefretin bir hayat görüşü olmadığı, bilimsel temelinin bulunmadığı bu eylemi yapanlara gösterilmelidir.

Siber saldırıların çapı zaman içinde büyüyebilir. İnsanlık, siber savaşlardan gelebilecek büyük bir tehdit altındadır. Öyle ki, birçok ülke siber saldırıları savaş ilanı olarak kabul etmektedir. Bu kadar kontrolsüz bir ortamda sıcak savaşa yol açabilecek bir kıvılcım her an parlayabilir. Uluslararası toplum bir araya gelip bu riskli ortama çare üretmelidir. Siber dünyayı düzenleyici uluslar üstü kurumlar kurulmalı, çok uluslu siber mahkemeler acilen hayata geçirilmelidir. Devletler ortak düşmanlarına karşı dayanışma içinde hareket etmelidir. Fakat bunu yaparken, ideoloji iyi belirlenmeli; şiddet terörizmini önlemede yapılan hatalar yapılmamalıdır. Hedef kişiler değil, ideolojiler olmalıdır.

Bugün birçok ülke siber terörizmi bir silah haline getirme çabasındadır. Digital teröristler, derin devletler tarafından, görünmez bir silah olarak yaşatılmaktadır. Bu kişiler, birçok istihbarat örgütüne karanlık tetikçiler olarak hizmet etmektedirler. Siber teröristler gerçek hayatın teröristleri gibi ancak korunma altında varlıklarını sürdürebilirler. Orduların, derin devletlerin istihbarat örgütlerinin himayesi altında olmayan siber saldırganlar varlıklarını bir dakika bile sürdüremez. Bu nedenle, siber terörizmle mücadele ederken, bu kişilerin aslında nasıl bir projeye hizmet ettikleri ve çaplarının ne kadar büyük olduğu da iyi belirlenmelidir. Aksi taktirde hedef şaşabilir, oyunun arka planı görülemeden küçük oyuncularla vakit kaybedilebilir.

Siber silahlanma iştahla geliştirilecek, stratejik bir proje değildir. Siber teröristler de, ellerine siber silahlar verilecek paralı askerler değildir. Siber savaşlar, bir ölçüde nükleer savaşlar kadar tehlikeli hale gelebilir. Kazanan bir taraf olmayacaktır. Çözüm alınmadığı, nefret ideolojisine karşı ciddi bir çalışma yapılmadığı, insanlar sevginin hakim olduğu bir düşünce sistemine yöneltilmediği sürece bu tehlike tüm dünyayı saracak bir belaya dönüşebilir. İnsanların, yaratılış bakımından nefretten çok sevgiye açık varlıklar olduğu ve bu yönde yapılacak ideolojik çalışmaların mutlaka sonuç vereceğinin bilinmesi önemlidir. Dünyada bu kadar felaket ve bela varken, bu konuda artık zaman kaybedilmemelidir.

Adnan Oktar'ın Daily News & Riyadh Vision'de yayınlanan makalesi:

http://www.riyadhvision.com.sa/2017/07/31/how-much-of-a-threat-are-cyber-attacks/

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/253896/siber-saldiri-ne-kadar-buyukhttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/253896/siber-saldiri-ne-kadar-buyukhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/daily_news_adnan_oktar_how_much_of_a_threat_are_cyber_attacks_2.jpgSat, 29 Jul 2017 01:53:28 +0300
Ortadoğu'nun Adı Anılmayan Mültecileri: Museviler

Ortadoğu'da ve çeşitli Afrika ülkelerinde halen tüm şiddetiyle süren savaşların, çatışmaların, krizlerin en büyük mağdurları hiç kuşkusuz ki mülteciler. Suriye'den, Irak'tan, Libya'dan, Yemen'den, Afganistan'dan neredeyse tüm dünyaya dağılan on milyonlarca mülteci var. Yüzlerce yıldır yaşadıkları ülkelerini, doğup büyüdükleri yerleri terk etmek zorunda bırakılan milyonlarca Arap, Müslüman ya da Hristiyan mültecinin dramı yaklaşık 15 yıldır dünyanın gündeminde. Her ne kadar çözüme ulaştırılamaması bir problem olsa da bu mazlum insanların yaşadıklarının gündemde tutulması çok önemli. İkinci önemli konu ise ırk, dil ya da din ayrımı yapılmadan mülteci sorununa yaklaşılması.

Nitekim yine Ortadoğu’da kimi zaman savaşlarla kimi zaman ise sadece uğradıkları ayrımcılık nedeniyle benzer acıları çok daha uzun bir süredir yaşayan mazlum bir topluluk daha var. Ne var ki bunların, gündem olmak bir yana, birkaç haber ve araştırma dışında neredeyse bahisleri bile geçmiyor.

Bunlar, Ortadoğu'nun unutulmuş ve bilinmeyen mültecileri: Museviler...

2. Dünya Savaşı'nın bitiminden bu yana Arap ülkelerinde yaşayan Musevilerin hemen tamamına yakını anavatanlarından göç etmek zorunda bırakıldı. Bu trajediyi halen yaşayan mültecilerin tanıklıklarıyla ele alan, Michael Grynszpan'ın yönettiği "The Forgotten Refugees" isimli belgeselde konuyla ilgili çarpıcı şu bilgiler aktarılıyor:

- 1945'te, Filistin Mandası toprakları haricinde Ortadoğu'da 1 MİLYON civarında Musevi yaşıyordu. Çok kısa bir zaman dilimi içinde bunlardan yalnızca BİRKAÇ BİNİ kaldı. Kahire, Şam ve Bağdat'ın eski Musevi mahalleleri bir zamanlar hareketli, hayat dolu merkezler iken bugün sessizler.

- Mısır'dan o dönemde kaçmayı başarmış olan Levana Zamir'in şu çarpıcı sözleri aslında durumu özetliyor: "Bugün Mısır'da belki 20-30 yaşlı Musevi'den başkasını bulamazsınız".

- 1920'lerde Ortadoğu'nun New York'u sayılan Bağdat'ın nüfusunun %40'ı Musevi idi.

- 1944 yılında, Yemen'de 55.000, Irak'ta 150.000, Cezayir'de 140.000, Mısır'da 80.000, Libya'da 38.000, Fas'ta 265.000, Tunus'ta 105.000, İran'da 100.000, Suriye'de 27.000, Lübnan’da da 5.666 Musevi yaşamaktaydı. Günümüzde ise Fas, Tunus ve İran'daki birkaç bin Musevi dışında saydığımız diğer Arap ülkelerindeki Musevi nüfusu sadece "on"larla ifade ediliyor.

Musevi toplulukları yüzlerce yıldır yaşadıkları bu topraklardan öncelikle doğrudan sınır dışı edildiler. Ardından, artan toplumsal baskılar, kısıtlayıcı yasalar, ayrımcılık, tırmanan Musevi karşıtı şiddet, düşmanlık ve terör hareketleri sonucunda zamanla ülkelerini terk etmeye zorlandılar.

Tüm bu baskıya rağmen, atalarının yaşadığı topraklarda kalmayı seçen zavallı Musevileri ise tutuklamalar, idamlar, saldırılar ve katliamlarla dolu zorlu günler bekliyordu. Yükselen Arap milliyetçiliği ve İslam dünyasının birçok yerinde din adına hakim olan bağnaz zihniyet Musevilere karşı toplu bir düşmanlığı körükledi.

Huffington Post'ta, Ron Prosor imzalı "The Middle East’s Greatest Untold Story" başlıklı makalede bu düşmanlık hareketinden şöyle söz edilmiştir:

"Dönemin Arap liderleri, 1948'de İsrail devletine savaşta galip gelemeyince kendi ülkelerindeki Musevi topluluklarına karşı bir terör, tahrik ve sürgün savaşı başlattılar... Bunu Musevi kurumlarını hedef alan bombalamalar, Musevi liderlerin rastgele tutuklanmaları ve hükümetin mülklere topluca el koyması izledi. Yıllar içinde Irak'ın 2.500 yıllık Musevi toplumu, ülkeyi birçok büyük sanatçı, müzisyen ve işadamından mahrum bırakarak terk etti. Benzer sahneler bölge boyunca, Mısır'dan Suriye'ye, Libya'ya, Yemen'e kadar yaşandı... Yeni zorba yasalar Musevilerin ibadet haklarını engelleyerek özel kimlikler taşımalarını zorunlu kıldı, milyarlarca dolarlık mülklerine ve varlıklarına el kondu. Arap ülkelerinde haczedilen Musevi arazileri toplam 40 bin mil kare, yani İsrail topraklarının yaklaşık 5 katıydı".

Eski büyükelçi ve tarihçi Michael Oren da, "Six Days of War" kitabında benzeri bir Musevi düşmanlığından kesitlere yer vermiştir:

"Çete grupları Mısır, Yemen, Lübnan, Tunus ve Fas'taki Musevi mahallelerine saldırıp sinagogları yaktı, yerleşimcilere saldırdı. Tripoli'deki bir katliamda 18 Musevi öldü, 25'i yaralandı; sağ kalanlar gözaltı merkezlerine sürüldü. Mısır'daki 4 bin Musevi'den, aralarında Kahire ve İskenderiye başhahamının da bulunduğu 800'ü tutuklandı ve mülklerine Hükümet tarafından el konuldu. Şam ve Bağdat'ın eski cemaatleri ev hapsine tabi tutuldular, liderleri hapsedildi ve cezalara çarptırıldı. Bazıları sadece sırt çantalarıyla olmak üzere 7 bin Musevi sınır dışı edildi." (Six Days of War, Michael Oren, 2002, pp. 306–307)

Bunlar, adı geçenler ve benzeri ülkelerde yaşanmış binlerce utanç vakasından yalnızca birkaçı.

Bugün, Ortadoğu ve Kuzey Afrika denildiğinde ilk akla gelen Araplar ve Müslümanlar oluyor. Ancak bu toprakların gerçekte Musevilerin de binlerce yıllık anayurdu olduğundan, onların binlerce yıllık medeniyetinin izlerini, eserlerini barındırdığından bugünkü nesillerin çoğunun haberi bile yok.

Örneğin Mizrahim Musevileri, yaklaşık 4.000 yıldan bu yana bölgeyi hiç terk etmemiş yerli halk olarak Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da yaşıyor. Bunun yanısıra M.Ö 586'da Babillilerin İsrail topraklarını ele geçirmesiyle komşu ülkelere sürgün edilen Musevilerin büyük bölümü de bugünkü Irak, İran, Suriye, Mısır, Yemen gibi ülkelere yerleşerek binlerce yıldır yaşamaya devam etmişlerdir.

Bu anlamda Museviler, bölgeye Araplardan bile yüzlerce yıl önce gelip yerleşmişlerdir. Dolayısıyla bölgenin en az Araplar kadar yerli halkı olan Musevileri atalarının yaşadıkları bu topraklardan sürgün etmenin hiçbir hak, hukuk, dini ve vicdani anlayışla ilgisi olamaz. Onlara eziyet etmenin, aşağılamanın, öldürmenin, ibadetlerini engellemenin, sinagoglarını yakmanın ise ne İslam'la ne Kuran'la ne de insanlıkla bir ilgisi vardır. Hatta bunlar Kuran’a tamamen zıt ve ayetlerde kınanan eylemlerdir.

Kuran'da, Musevilere iyilik yapılması ve adaletli davranılması emredilir (60/8); içlerinden iyilik yapanlar için bir korku ve üzüntü olmayacağı bildirilir (5/69); aralarındaki emanetlerini titizlikle koruyan, Allah'a derin saygı gösteren imanlı, samimi dindarlar övülür (3/199); yemeklerini yemek, kızlarıyla evlenmek Müslümanlara helal kılınır (5/5); ibadethaneleri Allah tarafından koruma altına alınır (22/40), inanç ve ibadetlerinde serbest bırakılırlar(29/46). Dolayısıyla, yukarıda saymış olduğumuz zulüm, düşmanlık ve sapkın uygulamaları İslam'a maletmek de aynı şekilde büyük bir zulüm ve iftira olacaktır.

Musevi toplumundan örnek vererek bahsettiğimiz tüm zulüm ve haksızlıklar, Kuran'dan bütünüyle uzak bağnaz zihniyetin ve yine Kuran'ın lanetlediği ırkçı bir sapkınlığın çirkin sonuçlarındandır. Her kim olursa olsun, insanların hak ve özgürlüklerini elde etmeleri, zulüm ve haksızlığa uğramamaları için tüm bu ve benzeri sapkınlıkların kökeni olan radikalizm ve bağnazlığa karşı Kuran'la ilmi bir mücadele yürütülmesi şarttır. Hangi din, dil ya da ırktan olursa olsun tüm mazlumların ezilmesini engelleyecek olan bu fikri mücadele Kuran'ı rehber edinen samimi Müslümanların ve elbette ki tüm inananların üzerlerine düşen çok önemli bir görevdir.

Adnan Oktar'ın The Jakarta Post'ta yayınlanan makalesi:

http://www.thejakartapost.com/news/2017/07/28/the-unspoken-mideast-refugees-jews.html

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/253856/ortadogunun-adi-anilmayan-multecileri-musevilerhttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/253856/ortadogunun-adi-anilmayan-multecileri-musevilerhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/jakarta_post_adnan_oktar_the_unspoken_Mideast_refugees_Jews_2.jpgFri, 28 Jul 2017 22:50:02 +0300
Ne olursa olsun adaleti ayakta tutmak

Her çocuk sevme iç güdüsü ile doğar. Küçük bir çocuk iki farklı ırk, etnisite, inanç arasında ayrım yapmayı ya da diğerlerine karşı nefret duymayı bilmez. Nefret genellikle deneyim yoluyla – bir insanın şahsına yönelik nefret göstermesi yoluyla- kişinin olgunlaşması ile birlikte öğretilen/öğrenilen karmaşık bir histir.

Sevgi duygusu ve sevginin özü insanlara Kutsal Kitaplar'da geçen hikmet dolu kıssalar vesilesiyle anlatılıp, aşılanır. Örneğin hem Tevrat hem de Kuran iki kardeş arasında geçen bir kavga ile ilgili çok önemli bir kıssa anlatır: Habil ve Kabil. Bu, tarihteki ilk kardeş kavgasıdır. Tevrat’taki bu kıssayı okuduğumuzda  tartışmaya söz konusu sorunu barışçıl bir iletişimle çözmeyi denemedikleri için meydana geldiğini ve cinayetle sonuçlandığını görürüz. Eğer barışçıl metotlar kullanmış olsalardı, sorun kolaylıkla çözülürdü.

Ne yazık ki, insanlar tarih boyunca benzer olaylarla karşılaşmışlardır. Günümüzde de Filistinli Araplar ve Museviler arasında yaşanan anlaşmazlıklarda olduğu gibi benzer tuzaklara düşmektedirler. Kutsal Mescidi Aksa bölgesinde Filistinli gençler ve İsrail polisi arasında yaşanan çatışma çok daha büyük ve çok daha ciddi bir durum haline geldi. İbadethanelerin, değil silahlı saldırılar, çatışmalar için asla kullanılmaması gerekirdi. Bir ibadethanenin içinde saldırgan faaliyetlerde bulunmak ahlaki olarak yanlış ve kesinlikle kabul edilemez.

Bu olayın bu kadar büyük bir gerilime neden olmasının sebeplerinden biri bazı provokatörlerin kutsal bölgeleri istismar etmelerinin artık alışılmış bir durum haline gelmesidir. Siyasi ve dini liderlerden bazıları ya da halk tarafından tanınan kişiler siyasi bir amaç doğrultusunda toplumun hassas noktalarını yönlendirebilirler. Bu kişiler tarafından kullanılan gerçek dışı ve provokatif konuşmalar – İsraillilerin Mescidi Aksa camisini yok etmeye gelecekleri gibi- kalabalıkları ve onların takipçilerini sokaklara dökerek toplu protestolara sebep olabilir. Mescidi Aksa camisini dini bir provokasyon için kullanmak hem akıl dışı hem de yakışıksızdır. Bu gibi pervasız ve mesnetsiz iddialar masum insanların kanlarının dökülmesi ile sonuçlandığı için aynı zamanda Allah katında ciddi bir suçtur.

Mescidi Aksa'ya -görünürde Müslümanları ve Musevileri korumak için koyulan- metal detektörler daha fazla şiddet ve protestolara yol açan bir girişim oldu. Çünkü aslında Filistinli ve İsrailli sivilleri tehlikeye atan politik bir manipülasyondu. Tüm bunların üzerine bir de 3. İntifada çağrısı yapılarak tansiyon arttırılmaya çalışılıyordu. Bu tip tahrik edici açıklamalar çözümden ziyade daha fazla sorun oluşmasına sebep oldu. Ne yazık ki birkaç Filistinli genç, masum insanları bıçaklayarak öldürme, otobüs duraklarına araba sürme veya arabalara taş atma gibi öfke ve şiddet dolu eylemler gerçekleştirdiler. Bu tip vahşi eylemler bölgede yaşayan tüm masum Müslümanları ve gayri-Müslimleri olumsuz yönde etkiledi. Sonuç olarak provokatörler bu barbarca yöntemleri uyguladığı müddetçe, bölge hiçbir Müslümanın yaşamak istemeyeceği bir yer haline gelecektir.

Yüzyüze geldiği herkesi kolaylıkla etkisi altına alabilen bağnaz zihniyetin önüne geçebilmek için Müslüman hükümetler, dini ve siyasi liderlerin üzerine düşen büyük bir sorumluluk var. Bu tehlikeli zihniyet bu insanları, hiçbir ayrım yapmadan önlerine gelen her Museviyi bıçaklamaya hazır hale getirebiliyor. Dolayısıyla hükümetlerin gençlere Musevi kardeşlerine karşı şefkatli, saygılı ve onlara sahip çıkan bir tavrın nasıl olması gerektiği yönünde eğitim vermeleri gerekir. İnternet ve televizyonlar üzerinden yapılan Musevi karşıtı yayınlara son verilmesi gerekir. Müslümanların ne olursa olsun adaleti ayakta tutmaları gerektiğini Allah Kuran'da şu şekilde bildirmiştir: "Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun..." (Nisa Suresi, 135) ve "... Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır..." (Maide Suresi, 8)

Olayların tırmanışa geçmesinin bir başka sebebi de basının haberleri çarpıtarak vermesinden kaynaklanmaktadır. Nefrete ve şiddete eğilimli sevgisiz insanlar taraflı haberler yayınlayarak çirkin eylemlerini bu yolla gerçekleştirirler. Allah iman edenleri böyle bir tehdite karşı hem Tevrat'ta hem de Kuran'da benzer şekilde uyarmaktadır:

"Ey iman edenler, eğer bir fasık, size bir haber getirirse, [gazete, televizyon, internet] onu 'etraflıca araştırın'. Yoksa cehalet sonucu, bir kavme kötülükte bulunursunuz da, sonra işlediklerinize pişman olursunuz." (Hucurat Suresi, 6)

"Yalan haber taşımayacaksınız. Haksız yere tanıklık ederek kötü kişiye yan çıkmayacaksınız. Kötülük yapan kalabalığı izlemeyeceksiniz. Bir davada çoğunluktan yana konuşarak adaleti saptırmayacaksınız." (Mısır'dan Çıkış, 23: 1-2)

Müslümanlarla Musevilerin arasını açmak için oynanan bu oyunlara karşı Müslümanların çok dikkatli olmaları gerekir. Kutsal Topraklardan samimi Müslümanlarla samimi Musevileri çıkarmak adına bu iki dindar topluluk arasına nifak sokmaya çalışanların tuzaklarına düşmemeleri gerekir.

Kışkırtıcı basın haberlerinden Türkiye de nasibini aldı. Mescidi Aksa olaylarını takiben İstanbul'da önce Neve Şalom, daha sonra da Türkiye'nin en eski sinagogu Balat - Ahrida Sinagogunda ardı ardına saldırılar gerçekleşti. Provokatörler şunu bilmelidir ki, ibadet yerlerine saldırmak kahramanlık değil ahlaksızlıktır. Kuran'a göre sinagoglar, kiliseler, camiler ve tüm kutsal mekanlar korunması gereken yerlerdir. (Hac Suresi, 40) Bu yüzden Musevi kardeşlerimize ait olan Neve Şalom gibi tüm Sinagoglar da korumamız altında olmalıdır.

İslam'da anlaşma esastır, tarafların arasını bularak çözüm üretmek esastır. Ancak, günümüzde bağnaz zihniyetteki Müslümanlar İslam adına hareket ettikleri iddiasıyla bunun tam aksini uygulamakta ve saldırgan yöntemler izlemektedirler. Bazıları cinayet işliyor, bazıları intihar bombacıları kullanıyor ve buna kutsal savaş diyorlar. Halbuki Allah katında büyük bir günaha giriyorlar. Birçok Müslüman bu yaptıklarının Kuran'a aykırı olduğunu bilmiyor. Sevginin yerini nefret, şefkatin yerinin öfke, kardeşliğin yerinin düşmanlık, sanatın, güzelliğin, kültürün yerini cehaletin aldığı sözde bir din ile bilgisizce aldatılıyorlar. Böyle insanların eline bıçak, silah verip başka inançlara sahip insanları öldürmeleri için provoke etmek çok kolay hale gelmiş oluyor. Radikallerin eylemlerini sadece lanetlemenin de onlar üzerinde hiçbir etkisi olmuyor. Asıl sorun bu insanların Kuran dışı, öfke dolu bir inançla beyinlerinin yıkanıyor olması. Çözüm ise, bu yalan, sahte öğretilere karşı sadece Kuran'a dayalı bir eğitim politikası izlenmesi.

Felaketlerin önlenmesi için yanlış inançlarının yerinin hakikatle ve doğrularıyla değiştirilmesi gerekmektedir. Müslüman ve Musevi kardeşlerimiz ancak bu şekilde kargaşa ortamından kurtulabilirler. Herkesin bu hayattaki gerçek amacını ve yaptıkları tüm eylemlerden sorumlu olduğu gerçeğini öğrenmesi gerekmektedir. Şiddet, kavga ve baskı ortamı asla mutluluk getirmez. Bilinmelidir ki, gerçek huzur ve mutluluk ancak herkese karşı adaletli, şefkatli, sevgi dolu ve fedakar yaklaşımla kazanılır. Allah’ın bizden istediği de budur.

Adnan Oktar'ın The Jerusalem Post'da yayınlanan makalesi:

http://www.jpost.com/Opinion/Being-just-at-all-costs-500844

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/253799/ne-olursa-olsun-adaleti-ayaktahttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/253799/ne-olursa-olsun-adaleti-ayaktahttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/jerusalem_post_adnan_oktar_being_just_at_all_costs_2.jpgThu, 27 Jul 2017 23:09:02 +0300
Afganistan Savaşını Kazanabilmek İçin ABD’nin Tek Seçeneği Var

Afganistan, ABD’de her ne kadar hiç gündemden düşmese de, son aylarda daha da fazla ön planda. Bunun başlıca nedeni, yeni yönetim ile birlikte, 16 yıldır devam eden ABD’nin en uzun savaşında izlenecek yeni stratejiyi belirleme çabası. Diğer bir neden ise, adı Afganistan ile birlikte anılan Taliban’ın, tarihinin en kanlı saldırılarını gerçekleştirmesi ve ülkenin yarısından çoğunda hakimiyeti yeniden ele geçirmesi.

Kabul etmek gerekir ki Afgan topraklarındaki savaş, özellikle Taliban’ın Mansuri Operasyonu adını verdiği bahar taarruzunun başlamasının ardından daha kritik bir safhaya girdi. Son iki ayda, başkent Kabil’de ve çeşitli şehir merkezlerinde bomba yüklü araçlarla düzenlenen terör eylemlerinde çoğu sivil yüzlerce kişi yaşamını yitirdi, yüzlercesi ise ağır yaralandı. Kuzey Afganistan’daki bir ordu karargahına düzenlenen saldırıda 150’den fazla asker hayatını kaybetti. Bu kanlı süreçte Afgan güvenlik güçlerinin kayıpları daha da ağırlaştı.

Aslında hemen herkes ABD’nin (ve NATO komutasındaki Uluslararası Güvenlik Destek Gücü’nün, ISAF) Afganistan’da başarısız olduğunda hemfikir. “Zafer”in tanımı, eğer ülkenin Taliban’dan kurtarılması ve teröristlerden temizlenmesi, barış ve huzurun tesis edilmesi, yeni bir ulus inşa edilmesi ise, ABD’nin savaşı kaybetmekte olduğu tartışmasız. Bu gerçek, Amerikalı en üst düzey yetkililer tarafından da beyan ediliyor. ABD Savunma Bakanı James Mattis, Senato’daki konuşmasında bunu şu şekilde itiraf etti: “Şu anda Afganistan’da savaşı kazanmıyoruz” . ABD’nin Afganistan Kuvvetleri Komutanı Orgeneral John Nicholson ise, Taliban ile mücadelenin “çıkmazda” olduğunu açıkça belirtenlerden.

Başarısızlığı düzeltmek için hazırlanan yeni planın ise, Temmuz ayında resmen sunulması bekleniyor. Ne var ki, Başkan Donald Trump’ın ekibinden gelen açıklamalara göre, yeni önlemler geçmişteki uygulamaların tekrarından farklı değil: Afganistan’a birkaç bin ilave asker göndermek, sahadaki kuvvetlere daha geniş yetkiler vermek, daha sert askeri müdahalelere başvurmak gibi. Muhtemelen Rusya, Çin, Pakistan ve İran’ı dışlayarak tek başına hareket etmek ve bir çözüm dayatmak gibi.

Eğer yeni ABD yönetimi bunların zafer ve çözüm getireceğine inanıyorsa, kesinlikle yanılıyor. Obama döneminde yüz bini aşkın askerin yapamadığını, halihazırdaki on dört bin kişilik NATO kuvvetlerine takviye olarak gönderilecek üç veya beş bin asker de yapamayacaktır hiç şüphesiz. Asker sayısını artırmak, yüksek maliyetli de olsa, belki yüzeysel, kısa süreli ve sürdürülemez bir başarı sağlayabilir; bununla birlikte Taliban’ın daha kolay militan elde etmesine ve direnişi tırmandırmasına zemin hazırlayacaktır. Askeri güç kullanımını artırmak da defalarca tecrübe edildiği gibi benzer olumsuz gelişmelere kapı açabilecektir. Geçtiğimiz Nisan ayında Afganistan’da ilk defa kullanılan “tüm bombaların anası”nın Taliban’ın gözünü korkutmak bir yana, bu terör grubunu daha da hırslandırdığı gibi. Belli ki, dünyanın en büyük askeri gücü olmak, beklenen çözümleri getirmiyor.

Amerikan Hava Kuvvetleri’nden emekli yarbay William Astore, ABD’nin hatalı yaklaşımını keskin bir ifadeyle şöyle eleştiriyor: “Afganistan, Amerikalılar için, aslında bir ülke ve bir millet olarak mevcut değil. Sadece boşuna, kazananı olmayan ve bitmek bilmeyen bir savaş olarak mevcut… Amerikan askerleri için hem bir iş hem de kendini kanıtlama mekanı. Birçok subay için öğretileri test etme ve terfi için puan (ve madalya) kazanma fırsatı. Ama Afgan halkı ile yakın çalışarak onlar için uzun vadede işe yarayacak çözümler bulmak çok nadir görülüyor.”

Askeri stratejiler başarısızlığa mahkum. Çünkü Taliban militanlarının sıkı sıkıya sarıldığı radikal bir ideoloji ve yanlış bir inanç var. Bu ideoloji gerçek İslam’da hiçbir yeri olmayan hurafeler, uydurma hükümler ve bağnaz inançlarla dolu. Terör örgütleri kanlı eylemlerini din olduğunu zannettiği bu ideoloji uğruna gerçekleştiriyorlar. Teröristler işte bu yüzden gözü kara, kin ve nefret dolu, her an ölmeye ve öldürmeye hazır hale gelirler. Onları tehlikeli kılan silahları değil, sahip oldukları radikal ideolojidir. Dolayısıyla bir terör örgütünü yenmenin yolu silahına silahla karşılık vermek değil, onun beynindeki yanlış inanca doğru inançla cevap vermektir.

Diğer bir ifadeyle, Taliban’ı alt etmek için tek bir silahımız var: Gerçek İslam. Kuran’daki İslam, sevginin ve barışın dinidir. Sadece Müslümanlara değil, tüm insanlığa sevgi getirmeyi hedefler. Bir radikalin nefreti, öfkesi, öldürme arzusu Kuran’da yoktur. Buradaki tek sorun, onun Kuran’daki dini bilmiyor olmasıdır. Eğer İslam dininin Kuran’da nasıl tarif edildiğini öğrenebilirse, bu defa o dinin –yani gerçek İslam dininin- gereğini yapmaya başlayacaktır.

Afgan toplumunu oluşturan tüm etnik gruplara ulaşacak kapsamlı bir eğitim politikası, Amerika’nın desteğiyle kısa sürede gerçekleşip başarılı olabilir. Bunun için silahlara, bombalara, askeri üslere, milyarlarca dolara ihtiyaç yoktur. Aydın ve akılcı Müslümanlarla birlikte yapılacak yoğunlaştırılmış bir eğitim programı oldukça kolaydır. Bu yöntem, ABD’nin tek seçeneğidir. Radikal militan üreten bataklıklar yalnız bu şekilde kurutulur.

Böyle bir eğitim seferberliği, bambaşka, yepyeni, ABD’nin bugüne kadar hiç denemediği bir stratejidir. Umulur ki Başkan Trump, Afganistan stratejisini belirlerken çağrımıza kulak verir. Böylece vaatlerinden biri olan radikal terörü yok etmek için benzersiz bir adım atar. Kendisine yapılan baskılara boyun eğmeden, sağduyuyla karar verir. Mazlum Afgan halkının uzun yıllardır hasretle beklediği barış, huzur, istikrar ve refahın öncüsü olur.

Adnan Oktar'ın Al Bilad'da yayınlanan makalesi

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/253772/afganistan-savasini-kazanabilmek-icin-abdninhttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/253772/afganistan-savasini-kazanabilmek-icin-abdninhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/al_bilad_adnan_oktar_the_USA_has_only_one_choice_to_win_the_war_in_Afghanistan_2.jpgThu, 27 Jul 2017 01:11:35 +0300
Katar Krizi ve Müslümanların Sorumluluğu

Müslüman dünyası 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren bir fitne çukurunun içine yuvarlandı. Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Yakın Asya bölgelerine 150 yıl boyunca ihtilaller, iç savaşlar, çatışmalar ve işgaller hakim oldu. Kadın, çocuk, yaşlı, genç, milyonlarca Müslüman bu şiddet ortamında şehit oldu. Milyonlarcası da sürgünde, mülteci kamplarında, yıkılmış şehirlerde, harabe evlerde hayata tutunmaya çalıştı.

Bu karanlık dönemde Arap’ıyla, Kürt’üyle, Berberi’siyle, Türk’üyle, Türkmen’iyle, Azeri’siyle, Afgan’ıyla, İranlı’sıyla, Pakistanlısıyla her milletten masumlar kardeş kavgasında can verdi. Sadece 20. Yüzyılın ikinci yarısında 10 milyondan fazla Müslüman, başka Müslümanların ateşlediği kurşunlarla şehit oldu. Müslüman dünyası kan ağlarken bu kötülükleri örgütleyenler ise zenginleştiler, siyaseten güçlendiler ve Müslümanlar üzerinde nüfus sahibi oldular.

21. Yüzyıl ile birlikte bu fitne ateşine terör de eklendi. Artık Irak’ta, Suriye'de, Yemen'de, Mısır'da, Libya'da Müslümanlar camileri bombalamaktalar. İntihar bombacıları çarşıları, pazarları, okulları, hastaneleri, sokakları kana buluyorlar. 1400 yıllık İslam tarihinde görülmemiş büyüklükte bir fitne bulutu Müslümanların etrafını çepeçevre sarmış durumda. Müslüman dünyasında ise bir basiret bağlanması yaşanıyor. Ezilen mazlum Müslümanların sesi fitnenin gürültüsü arasında kaybolup gidiyor. Diğer yandan Müslümanları kavuran ateş her geçen gün daha büyüyor ve daha çok Müslümanın çepeçevre sarıyor. İslam topraklarına kalıcı olarak yerleşiyor.

Bugün Libya, Suriye, Yemen, Irak ve Afganistan'da iç savaş vardır. Mısır, Lübnan, Pakistan ve Cezayir ise terörle yaşamaktadır. Filistin ikiye bölünmüştür. Bazı basında İran ve Suudi Arabistan'ı parçalayan yeni haritalar sıklıkla yayınlanmaktadır. Böyle bir ortamda Müslümanlara düşen farklılıkları değil ortak noktaları öne çıkarmak, çatışmayı değil ittifakları desteklemektir. Arap yarımadasının batısı, kuzeyi ve güneyi fitnenin içindedir. Son günlerde doğusunu da karışıklığa sürükleyecek bir adım atılmıştır. Bölge ülkeleri, bir tarafta Mısır, Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen, Libya ve Maldivler karşı tarafta da Katar olmak üzere yeni bir bölünmeye sürüklenmektedir.

Bu yeni ateşin fitili Ramazan bayram öncesi 7 ülkenin Katar’a boykot uygulaması ile tutuşturuldu. Katar’dan acilen olarak elçiliklerini kapatması ve Katar vatandaşlarının ülkeleri terk etmesi istendi. Katar’ın tek kara sınırı olan Suudi Arabistan sınırı kapatıldı. Bu karar ile ülkeye gıda ve acil yârdim ihtiyaçlarının girişi engellenmiş oldu. Bu şiddetli yaptırımları ağır istekler muhteva eden bir ültimatom izledi. İstekler arasında Katar merkezli medya kuruluşlarının kapanması ve askeri ittifakların durdurulması gibi herhangi bir egemen devletin kabul etmesi imkansız şartlar vardı. Cevap için verilen 10 günlük sürenin sonunda Katar red cevabı verdi. Ambargo bugün hala devam ederken, Katar hükümeti ülkelerine yöneltilen taleplere boyun eğmeyeceğini ifade ediyor.

Bu gelişmeler Arap Yarımadası'nın batısını ve karşı kıyıdaki İran'ı içine alabilecek bir gerilim ve askeri hareketlilik anlamına gelebilir. Boykot uygulayan Suudi Arabistan, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri Basra Körfezi’nin Sünni komşuları. Karşı kıyıda ise Şii İran var. Yine Körfezin kuzey kıyılasında da Irak'ın Şii ağırlıklı Basra bölgesi var. Bölgede Sünni-Şii gerilimin artmasının nasıl bir sonuç doğuracağı önceden kestirmek imkansız.

Ayrıca Körfez bölgesi dünya petrol rezervlerinin üçte ikisini, doğal gaz rezervlerinin de üçte birini kontrol ediyor. Körfezin çıkış kapısı olan Hürmüz Boğazı ise Kuveyt, Irak, İran, Suudi Arabistan, Bahreyn, BAE ve Katar petrollerinin çıkış yolu. Dünya petrol ticaretinin %40’ı Hürmüz’den geçiyor. Bu yolun tehlikeye girmesi, meseleye uluslararası toplumun da dahil olmasına sebep verecektir. Bugün Akdeniz, adeta bir savaş denizi haline dönüşmüştür. Basra Körfezi’nin de benzer şekilde uçak gemileri, destroyerler, denizden karaya füzeler ya da savaş uçakları ile dolması bölgeyi topyekûn bir savaşa bir adım daha yakınlaştıracaktır. Bu savaşın varabileceği noktaları hayal etmek bile imkânsızdır.

Ramazan sonunda başlayan krizin mağdurları bir kez daha mazlum Müslümanlar olmaktadır. Katarlıların yaşadıkları ülkelerden ayrılması ile birçok aile parçalanma tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Bölge ekonomisi hızla zarar görmekte, Müslümanlar gereksiz yere fakirleşmektedir. En önemlisi krizin getirdiği belirsizlik ortamı ile bölgeye bir tedirginlik yerleşmektedir.   

Bugün yaşanan gerilimden karlı çıkanlar hiçbir şekilde Müslümanlar değildir. Tam tersine bu durum, Müslüman dünyasına daha fazla parçalanma getirecek ve yine sadece belli odakların işine yarayacaktır. Bölgede Irak, Kuveyt, Türkiye, İran ve Umman boykotu desteklemediğini açıklayarak tarafsız kalmışlardır. Ancak sessiz kalmak yeterli değildir. Türkiye ve Kuveyt'in arabulucu girişimleri bu yönde büyük bir önem taşımaktadır; bu çabaya diğer bölge ülkeleri de mutlaka dahil olmalıdır. Kuveyt Emiri Şeyh Sabah el-Ahmed el-Cabir es-Sabah, Körfez ülkeleri arasındaki anlaşmazlıkları gidermenin, "vazgeçemeyeceği bir görev" olduğunu söylerken, Türkiye krizin hemen ertesinde gerekli diplomatik görüşmeleri yaparak ve Katar’a yiyecek göndererek krizin  insani ve siyasi boyutunun büyümesine engel olmuştur. Kuveyt Dışişleri Bakanı Es-Sabah, sorunun diyalog yoluyla çözülmesi gerektiğini belirtmiş ve Müslümanların aralarındaki anlaşmazlıkları mutlaka ittifak içinde ve "Körfez çatısı altında" yani kendi aralarında çözmeleri gerektiğine vurgu yapmıştır. Es-Sabah'ın, "Katar'daki kardeşlerimiz, kardeşlerinin kaygı ve endişelerinin arkasındaki gerçeği anlamaya, güvenlik ve istikrarı güçlendirme çabalarına karşılık vermeye hazır" ifadesini kullanarak tarafları barıştırmaya yönelik çabası taktire şayandır. Türk ve Kuveyt yönetimlerinin uzlaştırıcı bir rol oynayarak önemli bir Müslüman alametini gerçekleştirmesi oldukça önemlidir. Bu desteklenmesi, takdir edilmesi ve başarıya ulaşması için dua edilmesi gereken bir tavırdır.

Müslümanlar birbirlerine karşı karşıt tutumları tetikleyerek değil, tam tersine dost kalarak ve güçlerini birleştirerek dünyaya barış ve huzur getirebilir; daha da önemlisi Kuran ile kendilerine verilen yükümlülüğü yerine getirmiş olurlar. Müslümanlar arasındaki ayrılık sadece bir tuzaktır ve bu tuzağa düşmek, Müslümanlara daima pahalıya mal olmuş, daima kan ve dehşet getirmiştir. Müslüman alemi bir tuzağa düştüğünü görmeli ve ayrışacak değil, ittifak edecek yollar aramalıdır. "Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin" (Hucurat Suresi, 10) ayeti gereği diğer Müslüman ülkeler de, daima bu anlaşmazlıkları ortadan kaldıracak yollar bulmalıdır.

Adnan Oktar'ın Eurasia Review ve Nepal24Hours.com'da yayınlanan makalesi:

http://www.eurasiareview.com/21072017-qatar-crisis-and-muslims-responsibility-oped/

https://www.nepal24hours.com/qatar-crisis-muslims-responsibility-oped/

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/253770/katar-krizi-ve-muslumanlarin-sorumluluguhttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/253770/katar-krizi-ve-muslumanlarin-sorumluluguhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/eurasia_review_adnan_oktar_Qatar_crisis_and_Muslims_responsibility2.jpgThu, 27 Jul 2017 01:01:38 +0300
Rock Star intiharları son bulacak mı?

Audioslave ve Soundgarden’ın solisti Chris Cornell’in şok edici intiharından çok geçmeden müzik endüstrisi başka bir yeteneğini daha kaybetti. 21 Temmuz’da Linkin Park’ın 41 yaşındaki solisti Chester Bennington yıllarca süren depresyon ve uyuşturucu bağımlılığı sorunları neticesinde hayatına son verdi. Solist arkasında bir eş ve altı çocuk bıraktı.

Sektörde yaygın olan depresyon ve ürkütücü genç ölüm oranları göz önüne alındığında ne yazık ki bu ölümlerin beklenmedik olduğunu söylemek yerinde olmaz.

Son birkaç on yılda, intiharlar, cinayetler, kaza sonucu ölümler müzisyenler için alışılagelmiş bir görüntü haline geldi. Elvis Presley'den Kurt Cobain'e, Jim Morrison'dan Amy Winehouse'a kadar, birçok büyük müzisyen sürdürdükleri yıkıcı yaşam tarzları nedeniyle hayatlarını genç yaşta yitirdiler. Nitekim, Sydney Üniversitesi'nden Diana Kenny tarafından yürütülen bir araştırma, rock yıldızlarının genel nüfusun geri kalanından 25 yıl daha az yaşama eğiliminde olduğunu, intihar, cinayet ve kaza sonucu ölüm oranlarının çok daha yüksek olduğunu gösterdi.

Ama neden? Aslında, cevabın bir kısmı neredeyse herkesin malumu: genç sanatçıların kendilerini içinde buldukları sözde ‘hızlı hayat’  medyanın gösterişli tasvirine rağmen yaşamlarına zehir etkisi yapıyor. Hızlı gelen şöhret, aşırı alkol ve uyuşturucu bağımlılığı ile birleştiğinde, çoğu kez ölümcül bir formül olarak ortaya çıkıyor. Şüphesiz, bütün müzisyenlerin aynı durumda olduğu söylenemez ancak bu kısır döngüye çok fazla sayıda kurban düşüyor. Özellikle bu aşırılıklar bugün yaygın olan nefret ve materyalist kültürle birleştiğinde, yıkıcı bir duygusallık ortaya çıkarıyor ve birçok yetenekli sanatçının yakasını bırakmıyor.

Herhangi bir İnternet kullanıcısının karşılaşmış olabileceği gibi, nefret, düşmanlık ve zulüm İnternette adeta bir salgın. İnsanlar birbirlerine, yalnızca farklı düşünceleri,  farklı görünüşleri nedeniyle acımasızca saldırabiliyorlar. Ancak ünlüler için bu tamamen farklı bir hikayedir. Hem medya hem de halk tarafından sürekli taciz ediliyor, hakaret görüyor, tehdit ediliyor ve eleştiriliyorlar. Ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar, her zaman daha fazlası için baskı görüyorlar. Yaptıkları her küçük şey için eleştiriliyor ve mercek altına alınıyorlar. Saç modellerinden sanatlarına, görünümlerinden çocuklarına kadar, hesapsız bir sorgulama ve düşmanlığa maruz kalıyor ve bunun ötesinde çevrelerinde gerçekten güvenebilecekleri ve sevebilecekleri insanları bulamıyorlar. Israrlı saldırılar ve yalnız kalma duygusu bu insanlarda çoğu zaman derin yaralar açıyor. Bu yaralar, müzik dünyasında neredeyse bir moda olan olumsuzluk ve karamsarlık yüzünden kusursuz bir gelişme ortamı bulmuş oluyor. Sonuç olarak, birçok müzisyen alkol ve uyuşturucuya yönelme hatasına düşüyor ve bu yalnızca sorunların ciddiyetini arttırıyor. Bütün bu faktörler kaçınılmaz olarak kendi müziklerine de yansıyor.

Dahası, dünyada kolay etki altında kalan sayısız genç yaptıkları her şeyde onları kendilerine örnek alıyor ve zincirleme bir tepki olarak anksiyete, karamsarlık ve insanı adeta zehirleyen romantizm telkini almalarına sebep oluyor. Bu olumsuzluk dopal olarak genç, savunmasız zihinler ve ruhları üzerinde ciddi bir sıkıntı yaratıyor.

Bu, gençler arasında artan depresyon, anksiyete, suç işleme, madde kullanımı ve intiharların ardındaki nedenlerden biridir. Bir araştırmaya göre, gençler arasında intihar oranı, 1962-1982 yılları arasında %200 oranında artmıştır. Dünya Sağlık Örgütü, her yıl 800.000'den fazla gencin intihardan öldüğünü ve müzik endüstrisinin en aktif takipçileri olan 15-29 yaş grubunun en fazla etkilenen grup olduğunu tahmin etmektedir. Elbette, bu trende katkıda bulunan birçok faktör vardır ancak bazı rock yıldızları tarafından teşvik edilen depresyon kültürünün önemli bir rol oynadığından şüphe yoktur. Birçok çalışma depresif bir müziği dinlemenin özellikle zaten kaygı ve depresyon yaşayan insanlar için çok tehlikeli olabileceğini göstermektedir. Bir araştırmada, katılımcıların neşeli, agresif ve hüzünlü müzik dinlemeleri sağlanmış, hüzünlü müzik dinleyenlerde nevrotik ve endişe düzeylerinin daha yüksek olduğu görülmüştür. Özgüven eksikliği, depresyon ve öfke ile mücadele eden milyonlarca genç, kasvetli müzik dinleyerek bilmeden kendilerini daha derin bir depresyona sürüklemektedirler. Dolayısıyla, bu trendin dünyamızın geleceğini nasıl etkileyebileceğini hayal etmek zor değildir.

Bununla birlikte, bu yıkıcı trend hem sanatçılar hem de hayranları için kolaylıkla tersine çevrilebilir. Eğer sanatçılar ve müzik endüstrisi, sevgi ve samimiyetin gerçekten yaşanabileceğini, manevi değerlerin maddi değerlerden daha önemli olduğunu anlar ve inanırlarsa, insanların üzüntü ve depresyonun üstesinden gelmelerine yardımcı olacak farklı bir dünya görüşü oluşturabilirler. Böylece kendilerini de ruhen daha iyi hale getirebilirler.

Hiç şüphe yok ki, müzik ve sanat, insanların ruh hallerini iyileştirmek ve kişisel gelişim yolunda onlara yardımcı olmak için son derece etkili araçlar olabilirler. Gerçekten de, birçok farklı çalışmada araştırmacılar, neşeli müzik dinlemenin sağlığı ve genel anlamda iç ferahlığı oluşturarak insanların duygularını geliştirdiğini keşfetmişlerdir. Müzisyenler ve müzik endüstrisi daha iyi bir dünya kurma denklemine yerlerini aldıklarında, sağlayacakları katkının ne denli önemli olduğunu hemen anlayacaklardır. Bu, sadece mükemmel müzikal yetenekleri için değil, pek yakında dünyayı şekillendirecek milyonlarca hayranları için de hayati öneme sahiptir.

Adnan Oktar'ın American Herald Tribune'de yayınlanan makalesi:

http://ahtribune.com/culture-media/1807-rock-star.html

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/253703/rock-star-intiharlari-son-bulacakhttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/253703/rock-star-intiharlari-son-bulacakhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/american_herald_tribune_adnan_oktar_will_the_trend_of_rock_star_suicides_end_soon2.jpgTue, 25 Jul 2017 19:28:08 +0300
Çözümsüzlüğün Diğer Adı: Kıbrıs Görüşmeleri

Yarım asırdır yılan hikayesine dönen Kıbrıs müzakereleri İsviçre'nin Crans-Montana kasabasında yapılan son konferansta yine sonuçsuz kaldı. Kıbrıslı Türk ve Rum tarafların ve garantör devletler Türkiye, Yunanistan ve İngiltere'nin katılımıyla 10 gün boyunca süren görüşmeler, geçtiğimiz hafta bitiminde herhangi bir anlaşmaya varılamadan kapandı.

Kıbrıs görüşmeleri, adada yaşayan Türkler ve Rumlar arasında ortak bir uzlaşı arayışıyla ilk olarak 1968 yılında başladı. Görüşmelere, Rauf Denktaş'tan Mustafa Akıncı'ya, Makarios'tan Nikos Anastasiadis'e kadar iki taraftan birçok lider katıldı. Çeşitli aralıklarla yaklaşık 50 yıl süren bu görüşmelerde Kurt Waldheim, Butros Gali, Kofi Annan, Ban-Ki Mun, Antonio Gueterres gibi BM Genel Sekreterleri arabuluculuk rolü üstlendi.

Görüşmeler 2008 yılında, dönemin KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile Kıbrıs Rum Kesimi Devlet Başkanı Dimitris Hristofyas arasında sözde "Kıbrıs Sorunu"na çözüm bulmak amacıyla yeniden ele alındı. Yalnızca Eylül 2008'den Ocak 2010'a kadar iki lider arasında 60 görüşme gerçekleşti. Ancak hepsi de alışılmış üzere sonuçsuz kaldı.

Müzakereler 2015 yılı Mayıs ayında, iki taraftan bugünkü aynı lider kadrosu ve BM Genel Sekreteri Kıbrıs Özel Danışmanı Espen Barth Eide gözetiminde yeniden başlatıldı. 'Güvenlik ve Garantiler', 'Yönetim ve Güç Paylaşımı', 'Avrupa Birliği', 'Mülkiyet', 'Toprak' ve 'Ekonomi' konulu temel başlıklar çerçevesinde yapılan bu müzakerelerde de başarı sağlanamadı. Kıbrıs Türk yönetiminin hatalı politikaları sonucu sunduğu son derece gereksiz ve riskli tavizlere rağmen Rum tarafı uzlaşmaya yanaşmadı.

Dünya tarihinin, belki de gelmiş geçmiş en uzun süren sonuçsuz görüşmeler zinciri olarak kayıtlara geçecek Kıbrıs müzakerelerinin çözümsüzlüğünün nedeni aslında çok karmaşık değil. Temel neden, çözüm kavramının her iki taraf açısından farklı algılanması.

Hiçbir dönemde Yunan rejiminin belirlediği rotanın dışına çıkmamış olan Kıbrıs Rum yönetimi, en başından beri nihai aşamada adanın mutlak hakimi olmayı megalo-idea haline getirmiş durumda. Bir kısım kesimler ise Ada'daki Türk toplumunu, kısmen asimile edilerek, kısmen de sürülerek adadaki varlığına son verilecek bir azınlık olarak görüyor. Bu hedef için öngörülen ilk ve en önemli adım da, Kıbrıs Türk toplumunun, Türkiye'den yardım ve desteğinin kesilmesi ve böylelikle zayıf, savunmasız ve yalnız bir toplum haline getirilmesi.

Bu adım atılmadan diğer konularda elde edilecek tavizlerin Rum yönetimi için bir önemi yok. Bu yüzden her görüşmeye, "sıfır asker, sıfır garanti" ön şartıyla oturuyor. İşte Rum tarafı için "çözüm" bu şartın kabul edilmesi demek... Bu kritik şart kabul edilmedikçe, her seferinde karşı taraf suçlanarak masa terk ediliyor.

Türk tarafı ise, ne acıdır ki geçmişte, Annan Planı döneminde ve son dönemde gerçekleşen müzakerelerde KKTC devletine ve vatandaşlarına zarar ve sıkıntı getirmek dışında hiçbir avantaj sağlamayacak gereksiz çeşitli tavizlere imza attı. Bunlar arasında Ada'daki Türk askeri sayısını azaltma, toprak ve mülkiyet devirleri bulunuyordu. Bununla birlikte, "Türk ordusunun adadan çekilmemesi", "Türkiye'nin garantörlük sıfatının devam etmesi", "Türkiye'nin uluslararası anlaşmayla sabit olan Kıbrıs'a müdahale hakkının korunması" gibi kırmızı çizgiler, Rum tarafını her seferinde uzlaşma çizgisinin dışında tuttu. Bu sayede, söz konusu tavizler de bugüne kadar hayata geçemedi. Kıbrıs halkı da diğer konularda içine sürükleneceği belalardan korumuş oldu.

İsviçre'deki son müzakereler Rum yönetiminin gerçek niyetini ve Türk tarafını kırmızı çizgilerinden vazgeçirmedikçe, başka hangi tavizleri alırsa alsın, uzlaşmaya asla yanaşmayacağı gerçeğini çok net ortaya koydu. Nitekim, Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu da Crans-Montana'da, "Bu bir final konferansıdır. Son konferanstır." sözleriyle 50 yıllık oyalamaya karşı tepkisini gösterdi. Uzatma taktiğinin Rumların taktiği olduğunu belirterek, "Ömür boyu müzakere edecek değiliz. Olacaksa olur, olmayacaksa başka türlü müzakere ederiz." ifadelerini kullandı.

Kıbrıs'taki Türk askeri, KKTC vatandaşlarının en büyük güvencesi ve 70 öncesindeki karanlık ve kanlı döneme dönülmesinin önündeki tek engel. Nitekim, kısa bir süre önce Rum Temsilciler Meclisi'nin, Ocak 1950 Plebisitinin (Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakının), diğer deyimle ENOSIS'in tüm Rum okullarında kutlanması yönünde karar alması 70 öncesi tehdidin hala yok olmadığının en büyük kanıtı. Diğer yandan, söz konusu yasayı meclise sunan EOKA uzantısı ırkçı, faşist ve Türk düşmanlığıyla ünlü ELAM (Rum Ulusal Halk Cephesi) partisinin "Türk kanı içeceğiz" sloganları eşliğinde adada yaptığı gösteriler de bu yöndeki endişeleri doğruluyor.

Bu bakımdan, Türkiye'nin uluslararası anlaşma ile tanınan "Kıbrıs'a tek başına müdahale", "adada asker bulundurma" ve "garantörlük" haklarının hiçbir zaman taviz ve pazarlık konusu olamayacağı açık. Türklerden bu haklarından vazgeçmesini beklemek, yine Çavuşoğlu'nun tabiriyle koca bir "hayal"...

Dolayısıyla, Kıbrıs Türk halkının toprak verme, tapu devretme, Türk askerini adadan gönderme, azınlık toplum statüsünü kabullenme gibi tavizler sunmaya, kazanılmış haklarından, özgürlüklerinden vazgeçmeye, bu konulardaki baskı ve dayatmalarla muhatap olmaya ne ihtiyacı ne de zorunluluğu var. Bu tavizlere karşılık sunulan AB vatandaşlığı gibi süslü vaatler adadaki Türk halkını kimliğinden, kökeninden, şahsiyetinden, değerlerinden kopararak, varlığını ve benliğini yok ederek asimile etmeye, mal, mülk, toprak ve özgürlüklerini elinden almaya yönelik sinsi ENOSİS planının bir parçası.

Gerçekte, Kıbrıs'taki Türk toplumu açısından "Kıbrıs sorunu" diye bir konu yok. KKTC halkının yaşadığı en büyük sorunlar, acılar, sıkıntılar ve belalar 1974 Barış Harekatı ile sona erdi. Rum ve Türk toplumları, yıllardır bir birlik ve kardeşlik içinde yaşamlarına devam ediyorlar. Adada 70 öncesine dönülmesini önleyecek, kalıcı barış ve istikrarı sağlayacak yegane sistemin iki devletli ve iki toplumlu model olduğu da tecrübeyle görüldü. Bu esaslar üzerinde uzlaşıldıktan sonra adada her iki toplumun barış, sevgi, kardeşlik, mutluluk, huzur ve güvenlik içinde birlikte yaşayabilecekleri, kaynaşabilecekleri düzenlemelerin yapılmasında hiçbir sakınca yok. Karşılıklı pasaport ve vize uygulamalarının kaldırılması, karşılıklı serbest geçiş hakkı, sosyal, kültürel ve ticari ilişkilerin canlandırılması, adanın refah, zenginlik ve kalkınması yönünde ortak adımlar atılması en büyük temennimiz.

Adnan Oktar'ın Kashmir Reader'da yayınlanan makalesi:

http://kashmirreader.com/2017/07/22/insolubility-now-tradition-cyprus-talks/

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/253532/cozumsuzlugun-diger-adi-kibris-gorusmelerihttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/253532/cozumsuzlugun-diger-adi-kibris-gorusmelerihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/kashmir_reader_adnan_oktar_insolubility_is_now_a_tradition_in_cyprus_talks_2.jpgSat, 22 Jul 2017 14:54:57 +0300
Modernizm-Ötesi İslam ve Bağnazlık Tuzağı

'Modern İslam', 'İslam ve modernizm' gibi kavramlar bugün İslam dünyasında sık sık gündeme gelen ve tartışılan konular arasındadır. İslam'ın, yeryüzünün geçmişte ve gelecekte en modern yaşam biçimini, en mükemmel ahlaki ve sosyal modeli insanlara sunduğu elbette tartışmasız bir gerçektir. Ancak bu noktada, bazı kişiler tarafından yanlış anlaşılan ya da çarpıtılan 'modern İslam' ifadesinden ne kastedildiğini netleştirmekte de fayda vardır.

Her şeyden önce 'modern İslam', İslam dininin özünden saptırılarak dönemin zihniyet ya da yaşam biçimine, ahlak ve düşünce anlayışına adapte edilmesi değildir. 'Modern İslam', İslam'ın yüceliğini ve üstünlüğünü gereği gibi kavrayamamış, eziklik ve aşağılık kompleksi içindeki bazı kişilerin İslam'ı sosyalizm, komünizm, materyalizm, Darwinizm gibi batıl felsefelerle yorumlama özentisi de değildir. Yine, 'modern İslam' çeşitli dejenere kültürleri, (homoseksüellik gibi) sapkın ahlak anlayışlarını modernlik sayarak bu sapkınlıkları İslam'a entegre etme çabası hiç değildir.

'Modern İslam', hurafelerden ve bağnazlıktan arındırılmış, yalnızca Kuran'a dayalı İslam'ın her devrin, her toplumun algı ve anlayış düzeyinin kat kat üzerinde bir modernlik anlayışına sahip olduğu gerçeğini tanımlar. Daha da doğrusu, İslam'ın modern-ötesi olduğunun ifadesidir. 'Modern İslam', insanlar Kuran'ı en doğru biçimde anlayarak en saf ve samimi biçimde yaşadıkları zaman ortaya çıkacak en mükemmel sistemdir. Demokrasinin ve özgürlüklerin asıl merkezidir.

Modern İslam, Peygamber Efendimiz (sav)'in ve ashabının yaşadığı İslam'dır. Bu kutlu insanların yaşadığı dönem, özgürlüğün, fikir hürriyetinin, demokrasinin, adaletin, insan haklarının en mükemmel şekliyle uygulandığı, sevginin, merhametin, dürüstlük ve samimiyetin tam anlamıyla hakim olduğu, İslam'ın gerçek anlamıyla en rahat, kolay ve zevkli biçimde yaşandığı bir dönemdir. Allah'ın Resulü (sav) eğer bu dönemde yaşamış olsaydı, kendisinin günümüzün en modern insanı, modern dindarlığın en güzel örneği olacağında şüphe yoktur.

İnsanların en moderni olmak maddesel bir kavram değildir. Modernlik; ahlak, akıl, kültür, anlayış, bilinç, dikkat, derinlik, hal, tavır, adap, davranış, kişilik, giyim-kuşam, estetik, sanat ve sevgi anlayışı gibi her yönden insanların en üstün, en kaliteli, en çok örnek alınan, en sevilen ve beğenileni olmak demektir.

Bugün İslam dünyasının ezici kesimine hakim olan din anlayışının, düşünce ve yaşam tarzının ise, yukarıda tarif ettiğimiz modelle ne yazık ki uzaktan yakından benzerliği olmadığı açıktır. Hatta İslam denilince, Batı dünyasında modernlik, kalite, estetik, sanat, bilim ve özgürlüğe bütünüyle karşı bir sistem akla gelmektedir.

Bunun yegane nedeni ise, halen İslam aleminin büyük bölümünde yaşanan dinin gerçekte İslam değil, İslam adına yaşanan hurafeler, batıl inanç ve uygulamalarla dolu, Kuran'dan alabildiğine uzak bir "bağnazlık dini" olmasıdır. Geçmiş dönemlerden kalma kabile kültürünün inanç ve kuralları, örf, adet ve gelenekleri bu bağnaz sistemin sosyal, kültürel ve ahlaki temelini belirler. Kuran'ın birçok ayetinde "ataların dini" olarak adlandırılan ve şiddetle kınanan bu batıl sistem ne yazık ki bugün gerek Müslümanların çoğunluğu arasında gerekse Batı dünyasında "İslam dini" olarak tanınmaktadır.

Kabile kültürünün en büyük mağdurları, bağnazlığın en güçlü yaptırımlarına, baskı, yasak ve zorluklarına maruz kalanlar ise kadınlardır. Kadının ikinci sınıf insan sayılması, aile içi ve dışı şiddete maruz kalması, sosyal hayattan dışlanması, kocasının ya da ailesinin mülkü kabul edilmesi, bir meta olarak görülüp zorla evlendirilmesi, eğitim, seyahat ve benzeri birçok insani hak ve özgürlüğünün kısıtlanması, töre cinayetleriyle veya taşlanarak katledilmesi gibi Kuran dışı, insanlık dışı, vahşi uygulamaların hepsi erkek egemen kabile düzeninden miras kalan sapkın zihniyetin ürünleridir.

İslam dünyasında her 90 dakikada bir işlenen töre cinayetleri adeta haklı bir eylem olarak kabul edilir ve birçok ülkede kanuni yaptırıma tabi tutulmaz. Töre cinayetlerinin en yaygın olduğu, adeta yasal sayıldığı bazı ülkelerde her yıl 1000'den fazla namus cinayeti örtbas edilerek cezasız bırakılmaktadır.

Bağnaz İslam anlayışı kadınları bakımsız, sağlıksız bırakarak onları erkeklere benzetmeyi makbul görürken, Resulullah (sav) kadınların erkeklere, erkeklerin de kadınlara benzemesini şiddetle yasaklamış, kadınlara hep bakımlı olmalarını salık vermiştir. O dönemde Müslüman kadınlar saçlarını boyar, makyaj yapar, bunun için o devrin imkanları dahilinde kına, haluk gibi malzemeleri kullanırlardı.

Günümüzde bir kısım Müslümanların, çağdaş uygarlığın sunduğu imkan ve güzelliklerden, özgürlük, refah, huzur ve mutluluktan uzak kalmasının, modernlik, kalite, bilim, sanat ve estetiğe, resime, müziğe, heykele karşı olmasının, her türlü sömürünün hedefi haline gelmesinin, kesintisiz acı, sıkıntı, yoksulluk ve felaketlere maruz kalmasının tek nedeni Kuran'ı terk ederek bağnazlığın pençesine düşmeleridir.

Batı dünyasının ve küresel güç odaklarının, İslam'ı, kendi kültür ve medeniyetleri karşısında bir tehdit unsuru olarak görmelerinin altında yatan en büyük neden Kuran dışı bağnaz sistemdir. 'İslamofobia' kavramının ortaya çıkış sebebi de büyük oranda yine bu bağnaz zihniyetin ürünü radikalizm, ilkellik ve vahşetten duyulan korku ve dehşettir.

İslam'ın özüne, yani sadece Kuran'a dayalı saf ve gerçek dine dönmek yalnız İslam aleminin değil, tüm dünyanın kurtuluş huzur, mutluluk ve selametinin anahtarı olacaktır. Bu ise, eğitimle mümkündür. Bunun için Kuran'ın özüne dayalı eğitimin güçlendirilmesi ve aklı selim Müslümanların böyle bir bilimsel çalışma içine girmeleri önem taşımaktadır. Radikalizmden kaynaklanan bağnazlığın, öfkenin ve vahşetin sona ermesinin tek yolu budur.

Adnan Oktar'ın Egyptian Streets'de yayınlanan makalesi:

https://egyptianstreets.com/2017/07/19/islam-and-the-trap-of-bigotry/

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/253497/modernizm-otesi-islam-ve-bagnazlikhttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/253497/modernizm-otesi-islam-ve-bagnazlikhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/egyptian_streets_adnan_oktar_Islam_and_the_trap_of_bigotry2.jpgFri, 21 Jul 2017 14:20:10 +0300
Neden Afrika'yı yeni bir Avrupa yapmıyoruz?

Afrika'dan Avrupa'ya göçmen akını uzun süredir önemli bir sorun olmuştur. Afrika'nın hiç bitmeyen savaşları ve yoksulluğu durumu daha da kötüleştirmektedir. Avrupa ile aynı standartlarda kaliteli ve onurlu yaşam şekline hak sahibi olan bu insanlar, daha iyi bir hayat bulma umuduyla bilinmeyen bir geleceğe doğru yolculuk yaparak hayatlarını riske atmaktadırlar. Çoğu zaman ilk tepki reddedilmek olsa da başta Almanya olmak üzere bazı Avrupa ülkeleri övgüye değer bir şekilde cömertlik ve misafirperverlik göstermişlerdir.

Ancak çatışmalar devam etmektedir. Yoksulluk yayılırken, büyük olasılıkla sorun daha da büyüyecek, ezilen ve yoksullaşan insanlar güvenli bir sığınak ve onurlu bir hayat bulma umuduyla Avrupa'ya yöneleceklerdir.

Ne var ki, tüm Afrika ve Orta Doğu nüfusunun Avrupa’da ağırlanamayacağı açıktır. Dolayısıyla acil durumlarda savunmasız insanlara geçici yardımlarda bulunulduktan sonra söz konusu topraklarda kalıcı çözüm için yaşam koşullarının iyileştirilmesine odaklanılmalıdır.

Bugün, hayatlarına ve onurlarına yönelik tehditler nedeniyle diğer ülkelere sığınmak isteyen milyonlar dışında, daha yüksek yaşam standartlarını elde etmek için aynı şeyi yapmak isteyen büyük bir topluluk olduğunu da biliyoruz. Kesinlikle herkes gibi onlar da kaliteli yaşamayı hak ediyorlar. Her insan eşit doğar. Bir kişinin doğum yeri, o kişiye saygı gösterilmesi, değer verilmesi ve insanca bir yaşama sahip olması için belirleyici olmamalıdır. Dünyadaki tüm nüfusu sadece belirli bölgelere sığdırmak imkansız olduğundan, arzu edilen yaşam standartlarını her yerde en yüksek hale getirmek için çalışmalıyız.

Başka bir deyişle, mülteci ve göçmen sorununun çözümü için iki temel noktaya odaklanmalıdır:

- Korunmaya ve yardıma ihtiyacı olan kişilere derhal sığınma ve destek sağlamak,

-Sorunlu bölgelerde standardın altındaki yaşam koşullarının iyileştirilmesi, böylece insanların ülkelerini terk etme ve başka yerlerde daha iyi bir yaşam arayışında olma ihtiyacını hissetmemelerini sağlamak.

Unutulmamalıdır ki, Avrupa sömürge güçleri Afrika’nın, mevcut yoksulluğunda ve çatışma ortamında olmasında önemli bir rol oynamıştır. Avrupa gelişip zenginleşirken; kültür, sanat ve bilimce zengin bir medeniyet inşa ederken, zamanın bazı Avrupalı liderleri, sömürge hayallerinin peşinde her türlü ahlaki değeri ve insan haklarını ihlal etmiş ve Afrika'yı korkunç şekilde sömürmüşlerdir. Öyle ki 1881 ve 1914 yılları arasında bugün “Afrika Talanı” adı verilen bir yöntemle kıtanın yüzde doksanı Avrupa kontrolü altına girmiştir. Zamanla, doğal kaynakları, güzellikleri, kültürü ve sanatına rağmen, kıta inanılmayacak derecede yoksullaşmıştır. Bugün, zengin doğal kaynaklarına rağmen, dünyanın en yoksul ülkelerinin %75'i Afrika'da bulunmaktadır. 2010 yılında, Sahraaltı Afrikasında 414 milyon insan günde 1,25$ veya daha azıyla yaşıyordu. Sahraaltı Afrikasında yaklaşık her üç kişiden biri yetersiz besleniyor ve aynı bölgede 589 milyon insan elektriksiz yaşıyordu.[i] O günlerin izlerine bazı bölgelerde bugün hala rastlanmaktadır. Örneğin, Fransa eski Afrika kolonilerinden hala yılda yaklaşık 500 milyar dolar tutarında sözüm ona sömürge vergisi almaktadır.[ii] Afrika'da birçok doğal kaynak hala belirli Avrupa ülkelerinin kontrolü altındadır. Dahası, hiç bitmeyen savaşlar, iç savaşlar ve çatışmalar kıtayı yıkmaya devam etmekte ve milyonlarca insanı haklı olarak barınak ve yardım aramaya zorlamaktadır.

Bununla birlikte, Afrika'yı yeni bir kültür ve medeniyet merkezi yapmak mümkündür. Lagos’u başka bir Paris, Dar es Salaam’ı başka bir Roma ve Addis Ababa’yı başka bir Londra yapmak mümkündür. Bunun gerçekleşmesi için kıta yeterli potansiyele ve kültüre sahiptir. Örneğin, BM Afrika Ekonomik Komisyonu'na göre 'Afrika, dünyanın platin kaynaklarının dörtte üçüne, elmas ve krom yataklarının yarısına sahiptir. Dünyanın altın ve uranyum kaynaklarının beşte birine sahiptir ve şu anda bu kategoride otuzdan fazla ülkeyle birlikte petrol ve doğalgaz üretimine artan şekilde ev sahipliği yapmaktadır.' [iii]

Ayrıca, bu harika topraklar geçmişte etkileyici medeniyetlere ev sahipliği yapmıştır. Örneğin, Avrupa Ortaçağ karanlığında mücadele ederken, Timbuktu dünyanın ilk üniversitesine ev sahipliği yapmıştı. 12. yüzyılda, 100.000 kişilik bir şehirde, bu okulun bilgilerini ve çeşitli yeteneklerini geliştirmek için Afrika'nın dört bir yanından gelen 25.000 öğrenci bulunuyordu.[iv] Bugün, Afrika’yı tekrar bir eğitim ve kültür merkezi, bir sanat ve müzik yurdu, hem halkı hem ziyaretçileri için güzel ve onurlu bir yaşam vaat eden güvenli bir liman yapmak pekala mümkündür.

Aslında bu dönüşümü geçmişte birçok kez gördük. Örneğin, 1960'lı ve 1970'li yıllara kadar İngiltere, İrlanda, İtalya, Norveç, İspanya ve Portekiz birincil göç veren ülkelerdi ve milyonlarca insan ABD, Avustralya ve Belçika gibi ülkelere göç ediyorlardı. Ancak bu ülkelerde yaşam standartları yükseldikçe, bu eğilim tersine döndü ve göç veren bu ülkeler göçmen çeken mıknatısa dönüştüler[v]. Kıtanın potansiyeli, doğal kaynakları, kültürel geçmişi ve dünyanın yardım etme konusundaki istekliliği düşünüldüğünde, Afrika’nın bunu başarmaması için hiçbir neden yoktur. Ancak ilk olarak modern sömürgecilik hemen sona ermelidir. Bundan sonra her ülke BM himayesinde milli gelir düzeyiyle orantılı olarak Afrika'daki yaşam standartlarının geliştirilmesi ve iyileştirilmesi için ayrılmış bir fona katkıda bulunabilir. Bu gerçekleştiğinde, sadece bu güzel kıtanın halkı değil, aynı zamanda Avrupalılar da bundan fayda sağlayacaktır. Sonunda toplu göçün getirdiği sosyal ve ekonomik zorluklardan kurtulacaklar; tamamen farklı ve heyecan verici bir ortamda yüksek kalitede bir yaşamın tadını çıkarabilecekleri yeni bir hedefe, Avrupa’nın neredeyse yeni bir versiyonuna sahip olacaklardır. Ancak, bu yapılıncaya kadar, göçmen akını devam edecektir.

Öyleyse sorunun temel nedenlerini çözmek için somut adımlar atalım ve dünyadaki tüm yerleşim yerlerini insanlık onuruna uygun, insanların kaliteli hayatlar yaşadıkları, arzu edilen yerler haline getirelim.


[i] http://borgenproject.org/10-quick-facts-about-poverty-in-africa/

[ii]  http://www.globalresearch.ca/frances-colonial-tax-still-enforced-for-africa-bleeding-africa-and-feeding-france/5547512

[iii] https://www.uneca.org/es-blog/africa-must-benefit-its-mineral-resources

[iv]  http://www.africanecho.co.uk/africanechonews4-mar24.html

[v]  https://en.wikipedia.org/wiki/Immigration_to_Europe

Adnan Oktar'ın The Star & Cape Times & Cape Argus'da yayınlanan makalesi:

http://www.iol.co.za/capetimes/opinion/africa-has-everything-it-needs-to-become-newer-exciting-version-of-europe-10373827

http://www.iol.co.za/capeargus/opinion/africa-has-the-potential-to-be-the-new-europe-10400425

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/253427/neden-afrikayi-yeni-bir-avrupahttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/253427/neden-afrikayi-yeni-bir-avrupahttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/the_star_adnan_oktar_why_not_make_Africa_a_new_Europe_2.jpgThu, 20 Jul 2017 17:58:17 +0300
Kıbrıs’taki İngiliz Üslerinde Neler Oluyor?

Kıbrıs denince çoğu insanın aklına hemen tatil mekanlarıyla ünlü, Akdeniz’in gözde turizm merkezi gelir. Oysa Kıbrıs’ı Kıbrıs yapan, adanın Ortadoğu’daki stratejik konumudur. İngiltere’nin 1878’den 1960’a kadar adayı egemenliği altında tutması; o tarihten bu yana ise askeri üsleri ile adadaki varlığını sürdürmesi işte bu nedenle. Bu üslerin İngiltere için vazgeçilmez bir öneme sahip olmasının, Ortadoğu ülkelerine hava harekatı imkanı sağlamasının ötesinde bir sebebi var: İstihbarat faaliyetleri.

Ağrotur ve Dikelya askeri üsleri Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti toprakları dışında, tamamen Birleşik Krallık’a ait bölgelerdir. Ada üzerinde toplam yüzde üç gibi küçük bir alandan ibaret. Ancak bu küçük alanın, tüm dünyayı ilgilendiren gelişmelerin merkezinde olduğu 2013 yılından sonra anlaşıldı. Bilgisayar uzmanı, Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) ve Ulusal Güvenlik Dairesi’nin (NSA) eski bir çalışanı Edward Snowden tarafından basın ve medyaya sızdırılan belgeler istihbarat tarihi açısından bir dönüm noktası oldu. Dünya böylece Kıbrıs’taki İngiliz üslerinin kapalı kapıları arkasında neler döndüğünün ilk defa farkına vardı. Bu, en üst seviyede bir istihbaratçının BBC’ye söylediği gibi, İngiliz istihbaratı için tüm zamanların en büyük felaketiydi.

İngiliz gizli servisinin (GCHQ) dünya üzerindeki en önemli üç merkezinden birisi halen Kıbrıs’ta: Adanın doğu tarafındaki üssün içinde yer alan Ayios Nikolaos istihbarat istasyonu. Bu istasyonu diğerlerinden farklı kılan bir faaliyeti var. Türkiye ve Ortadoğu ülkeleri kaynaklı her türlü haberleşmeyi gizlice dinlemek ve kayıt altına almak. İddialara göre, emailler, telefon konuşmaları, mesajlar, sosyal medya hesapları, internet trafiği, şifreler, kısacası tüm haberleşme ve iletişim, kullanıcıların bilgisi ve izni olmaksızın gizlice toplanıyor.

Doğu Akdeniz ve Ortadoğu ülkelerinin haberleşmesi büyük oranda Akdeniz altından giden fiber optik kablolar ile sağlanıyor. Aktarılan bilgilere göre, GCHQ Kıbrıs istasyonunun yaptığı işte bu telekomünikasyon kabloları üzerinden giden tüm bilgiyi dinlemek ve depolamak. Yine iddialara göre,  sadece kabloları değil, uydu sistemleri ile yapılan iletişimi de adadaki özel casus antenlerini kullanarak dinliyor. Söz konusu dinleme faaliyetleri ile toplanan muazzam bilgi insanın kavrama sınırlarını zorlar mahiyette.

Dünyanın en stratejik ve en zorlu bölgesi ile ilgili istihbaratın Amerikan NSA değil de, GCHQ kanalıyla toplanması dikkat çekici kuşkusuz. Bilindiği üzere Ortadoğu coğrafyası neredeyse 200 yıldır İngiliz gizli servisinin uzmanlık alanı. Ne var ki gündeme gelen iddialardan anlaşılan, bu olağan bir istihbarat toplama faaliyeti değil. Çünkü GCHQ terörle mücadele adı altında, bölgedeki devlet başkanlarından yöneticilere, işadamlarına, sıradan vatandaşlara kadar herkesi gizlice dinliyor, bilgilerini topluyor; askeri, siyasi, idari, ticari, ekonomik, sosyal, kısacası her türlü bilgi.

Şaşırtıcı diğer bir konu, böylesi kanunsuz ve hukuksuz uygulamaların AB üyesi bir ada üzerinde gerçekleşmesi. Ancak Kıbrıs’daki İngiliz üslerinin hukuki statüsü yargı denetiminden kurtulmalarını sağlıyor. Bunlar, “Egemen İngiliz Üsleri”, AB hakimiyet alanı dışında ve İngiliz Denizaşırı Toprakları’nın bir parçası. Birleşik Krallık Savunma Bakanlığı’na bağlı ama özerk bir yönetim sistemine ve kendine özgü kanunlara sahip. Kısacası, üslerin kanuni veya kanunsuz olmasına bakmaksızın her türlü yetkisi var ama hiçbir sorumluluğu yok.

Ortaya çıkan bilgilere göre, Kıbrıs’taki dinleme skandalı aslında kod adı “Tempora” olan, 1.25 milyar dolar bütçeli çok gizli bir programın parçası. Snowden’in ifşa ettiği dosyalardan gün ışığına çıktığı gibi, Tempora GCHQ tarafından 2008’de geliştirilen bir bilgisayar programı. Başlıca iki amacı var: “İnternete Hükmetmek” (“Mastering the Internet”) ve “Küresel Telekom Değerlendirmesi” (“Global Telecoms Exploitation”). Diğer bir ifadeyle tüm internet ve telefon iletişimini gizlice dinlemek.

İngiltere Kıbrıs’taki üsleri vasıtasıyla elde ettiği gizli bilgileri ABD ile paylaşıyor. Ancak iki ülke arasındaki istihbarat işbirliği, sanıldığı gibi, tarafların eşit kazanç sağladıkları bir ortaklık değil. ABD’den ziyade İngiltere’nin çıkarlarına hizmet etmek üzere tasarlanmış bir sistem. GCHQ eski başkanı David Omand’ın ifadesi iki ülke arasındaki istihbarat bağının gerçek yüzünü açığa vuruyor: “Bizde beyin, onlarda para var. Bu çok iyi işleyen bir işbirliği.”

GCHQ’nun her şeyi gizlice dinlemesi ve kaydetmesi terörle mücadelenin kesinlikle gerekçesi olamaz. Bu bilgiler İngiliz Derin Devleti veya kötü niyetli ajanların ellerinde rahatlıkla suistimal edilebilir. Geçmişte çok sayıda örneğini gördüğümüz gibi. Provokasyon, propaganda, yanlış yönlendirme, darbeler, devrimler, savaşlar, suikastler, yasadışı gizli operasyonlar hemen akla gelen bazı ihtimaller. Tüm bunlar göz ardı edilmemesi gereken büyük tehlikeler, bilhassa Ortadoğu’da.

Şüphesiz, teröre karşı ülkesinin ve vatandaşlarının güvenliğini sağlamak her ülkenin en doğal hakkı. Yasal yoldan istihbarat, izleme ve gözetleme faaliyetleri de bunun önemli bir parçası. Ancak bunu yaparken izlenen yöntemlerin demokrasi ilkeleriyle, insan hak ve özgürlükleriyle, temel değerlerle ve kanunlarla çatışmaması ve her şeyden önemlisi daha çok çatışma için değil barışın inşası ve korunması için kullanılması şart. İstihbarat kötü niyetli kişilerin elinde daha çok acı yaşanması için değil, samimi ve dürüst insanların elinde kötülüğe karşı mücadele için kullanılan bir güç olmalı. 

Adnan Oktar'ın Pravda'da yayınlanan makalesi:

http://www.pravdareport.com/opinion/columnists/14-07-2017/138170-british_cyprus-0/

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/253075/kibristaki-ingiliz-uslerinde-neler-oluyorhttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/253075/kibristaki-ingiliz-uslerinde-neler-oluyorhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/pravda_adnan_oktar_whats_happening_on_british_bases_in_cyprus_2.jpgSat, 15 Jul 2017 01:39:07 +0300
Türkiye, müfredat ve evrim

Türkiye'de gerçekleşen müfredat değişikliği ve bu konuyla ilgili son zamanlarda özellikle Avrupa'nın evrimci basınında çıkan haberler gündeme çok hızlı bir şekilde oturdu. Buna göre Türkiye, genel dünya literatürünün aksine, bu yıl yenilediği müfredat programında artık evrime yer vermiyor. Uzun zamandır etkili bir lobi tarafından korunan evrim teorisinin, dünyanın tek demokratik İslam ülkesi olma vasfına sahip olan Türkiye'de kaldırılmış olması, elbette evrim çevrelerini çok yakından ilgilendirdi. Söz konusu çevrelerin önemle vurguladıkları nokta ise, söz konusu müfredat değişikliğinde en büyük etki sahibinin Harun Yahya ve çalışmaları olmasıydı.

Müfredat değişikliği konusunda uzun bir zamandır çalışmalarımızın sürdüğü tüm dünyanın bildiği bir gerçek. Bunun en önemli sebeplerinden bir tanesi ise, bilim adına ortaya çıkmış olan evrim teorisinin, gerçekte bilimsel hiçbir delil ile desteklenmiyor olması. Şimdiye kadar özellikle biyoloji, genetik ve paleontoloji gibi bilim dallarında gerçekleşen çalışmalar, evrimin hiçbir şekilde gerçekleşmediğini ortaya koymuş durumda. Bir proteinin oluşması için 60 ayrı proteinin varlığının gerekmesi, kendi kendine oluşan hayali ilk hücre iddiasını tamamen ortadan kaldırdı. Bunun yanı sıra, bulunan 700 milyondan fazla fosil ise, canlıların milyonlarca yıl boyunca hiçbir değişime uğramadıklarını ve tek bir ara fosil bulunmadığını ispat etti.

Uzun yıllar çalışmalarımız "müfredatta evrimin de kalması, fakat söz konusu bilimsel delillerin de ayrı bir ders kapsamında mutlaka öğrencilere anlatılması" üzerine odaklanmıştı. Bilimsel deliller öğrencilere doğru ve tarafsız olarak sunulduğu sürece, evrim teorisinin bir genel kültür olarak öğretilmesinde bir sakınca yoktu. Fakat bu eğitim sisteminde öğrenciler hiçbir konuda yönlendirilmeyecekler, gördükleri bilimsel deliller karşısında kararlarını kendileri vereceklerdi.

Bu yaklaşımımız yasaklama üzerine kurulu olmayan, son derece özgürlükçü ve demokratik bir yaklaşımdır. Her öğrenci, gördüğü bilimsel deliller karşısında doğrunun ne olduğunu anlayabilme becerisine sahiptir. Talebimiz, onlara bu bilimsel seçimi yapmak için imkan tanımaktır. Fakat yıllardır süregelen evrim eğitimi, bilimsel delilleri büyük ölçüde ortadan kaldırma üzerine kurulu olmuştur. 700 milyondan fazla fosilin var olduğu hemen hiçbir eğitim kurumunda dile getirilmemiş, proteinlerin kendi kendine oluşamayacağı anlatılmamıştır. Ön plana çıkarılan konular, genellikle Piltdown Adamı veya Haeckel'in çizimleri gibi daha sonradan sahtekarlık olduğu anlaşılan bir kısım ünlü evrim provokasyonları olmuştur. Kambriyen Patlamasını gösteren fosiller, yaşamın yeryüzünde aniden başladığını ispat ettiğinden, evrimciler tarafından tam 70 yıl saklanmıştır. Evrimciler, yıllar boyunca yaratılış savunucularını "bilim dışılık, gericilik veya bağnazlık" yakıştırmalarıyla yaklaşıp onları pasifize etmeye çalışmışlardır. Oysa bu açıklamalardan yola çıkarak, saklama, aldatma ve yasaklama üzerine kurulu olanın asıl olarak evrim teorisi olduğu ve evrimin başlı başına bilim ve çağ dışı olduğu görülebilmektedir. Bilim, evrimi reddetmektedir.

Kuşkusuz ki, Allah dilese evrimi vesile ederek de canlıları yaratabilirdi. Eğer böyle bir yaratılma olsaydı, bunun delillerini hem doğada hem bilimsel analizlerde hem de kutsal kitapların tümünde mutlaka görürdük. O zaman da bunun en ateşli savunucuları kuşkusuz bizler olurduk. Fakat ne kainatta ne de kutsal kitaplarda böyle bir yaratılış olmadığını görüyoruz. Görülebildiği gibi bakış açımız tümüyle bilimin verdiği delillere dayalıdır.

Evrim teorisi ile mücadele kararımızın en önemli çıkış noktalarından biri ise evrim ideolojisinin, dünya üzerindeki tüm vahşet akımlarının, komünizm ve faşizm gibi ürkütücü ideolojilerin, çatışma mantığının, diyalektik materyalizmin ve onun savunduğu savaş ve kavga kültürünün temelini oluşturmasıdır. Komünist, faşist, anarşist tüm ideologlar (Marks, Engels, Hitler, Lenin, Stalin, Pol Pot vs.) sözde bilimsel temellerini Darwinizm'den aldıklarını açıkça belirtmişlerdir. Tüm diktatörler Darwinist olduklarını ilan etmişlerdir. Kitle katliamlarını, okul cinayetlerini gerçekleştirenlerin büyük kısmı bunu doğal seleksiyona hizmet için yaptıklarını, insanın hayvandan gelen değersiz bir varlık olduğunu dolayısıyla zayıfların elenmesinde sorun olmadığını iddia etmişlerdir. Bugün neredeyse tüm sistematik katliamlar, hatta bir kısım ülkelerin diğer ülkelere yönelik şiddet politikaları bile bu zihniyet üzerine kuruludur. Sömürgecilik, kölelik, etnik çatışmalar, soykırımlar evrim ideolojisini temel almaktadır. Dolayısıyla sosyal Darwinizm'in dünyaya sunduğu zihniyet, korkunç katliamların ve savaşların temelini oluşturmaktadır. Bu gerçek dikkate alındığında, gerçekte hiçbir bilimsel temeli olmayan evrim teorisinin yanlışlığının anlaşılmasının neden bu kadar önemli olduğu açıktır.

İşte bu nedenle çıkarmış olduğum kitaplar, bu kitaplardan faydalanılarak çeşitli vakıflar tarafından verilen uluslararası konferanslar, belgeseller, yurtiçi ve yurt dışında gerçekleştirilen sayısız fosil sergisi ve elbette gerçek fosillerin sergilendiği 4 ciltlik muhteşem Yaratılış Atlası, bu yöndeki çabalarımızın temelini oluşturmuştur.

Türkiye'deki okul müfredatlarında, geçmiş yıllarda oldukça yaygın olarak yer alan evrim teorisinin artık yer almıyor olduğu doğrudur. Fakat yine de müfredata bakıldığında, eğitmenin yorumuna açık bırakılan yerlerin bulunduğu görülebilmektedir. Bu sakıncalıdır; keza eğitmenin kendi fikirleri veya ideolojisi doğrultusunda öğrencileri yönlendirmesi risklidir. Bu durumda öğrenci bilimsel gerçeklere göre kendi kararlarını veremeyecek, eğitmenin ideolojisinin doğruluğuna kodlanacaktır. İşte bu sebeple, müfredat içinde yeni değişikliklere de ihtiyaç olduğu açıktır. Tümüyle bilimsel delillere ve öğrencinin hür fikrine dayanan bir eğitim sistemi, gelecekteki günlerde Türkiye'ye daha akılcı ve zinde düşünen gençler hediye edecektir. Gençler, yönlendirilmeden, aldatılmadan, sadece bilimsel delillere dayanarak bir analiz yapabilecek ve daha sağlıklı ve bilimsel düşünen bir Türkiye ortaya çıkacaktır. Umudumuz, daha çok ülkede bu bilincin gelişmesi, evrimin bir genel kültür olarak okutulmaya devam edilmesi; fakat bunun yanında öğrencilere bilimsel delillerin de gösterildiği yeni derslerin ilave edilmesidir.

Adnan Oktar'ın New Straits Times & Riyadh Vision'da yayınlanan makalesi:

https://www.nst.com.my/opinion/columnists/2017/07/256647/turkey-drops-darwins-theory

http://www.riyadhvision.com.sa/2017/07/25/turkey-drops-darwins-theory/

http://dailymailnews.com/2017/08/07/turkey-drops-darwins-theory/

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/252992/turkiye-mufredat-ve-evrimhttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/252992/turkiye-mufredat-ve-evrimhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/new_straits_times_adnan_oktar_turkey_drops_darwins_theory_2.jpgFri, 14 Jul 2017 02:17:27 +0300
İslam Ve Radikalizm: Bütünüyle zıt kavramlar

Bugün özellikle Batı dünyasında yaygın biçimde kullanılan "Radikal İslam" kavramı, İslam'ın ve Kuran'ın özüne bütünüyle aykırı bir anlayış olarak 20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıktı. İslam inanç ve düşüncesinin şiddet, ayaklanma ve devrim gibi yöntemlerle hakim edilmesi ve toplumlara benimsetilmesi şeklindeki çarpık zihniyeti savunan bir kısım yazar ve ideologlar bu kavramın doğmasında ön ayak oldu.

1979 Sovyetlerin Afganistan'ı işgali döneminde kurulan El Kaide ve benzeri örgütler "Radikal İslam" kavramının dünya çapında tanınmasına yol açtı. 1990 Körfez Savaşı sonrasında ortaya çıkan ve 2000'li yıllarda Irak ve Afganistan savaşları süresince giderek güçlenen selefi akımların bir kısmı da bu zihniyeti sahiplendi.

9/11 saldırılarından günümüze uzanan, yakın tarihte de IŞİD ve benzeri selefi örgütlerin terör eylemleriyle hafızalara kazınan bu süreç, "radikal terör" ve "İslami terör" gibi kavramları doğurdu. Bugün ise, bu sürecin bir sonucu olarak radikalizm ve terör kavramları, bazı kişiler tarafından son derece haksız bir biçimde, İslam dini ve dindar Müslümanlarla özdeşleştirilmeye çalışılıyor.

Oysa, tarihi ve sosyolojik açıdan incelediğimizde "radikal", "radikalizm" gibi kavramların İslam'la bağdaştırılmadan çok daha önce ortaya çıktıklarını görürüz.

Britannica Ansiklopedisi, "radikal" kavramının politik olarak ilk defa 1797'da İngiliz Parlamentosundaki Whig grubuna bağlı milletvekili Charles James Fox tarafından ortaya atıldığını belirtir. Bunu takiben "radikalizm", her türlü politik fikir, düşünce sistemi, inanç ya da ideolojinin baskı, şiddet ve terör yöntemleri kullanılarak, mevcut sistemi devrim yoluyla kökünden yıkmak suretiyle hakim kılınmasını hedefleyen zihniyeti tanımlamada kullanıldı.

Görüldüğü gibi radikalizm, fikir, düşünce ve inançların içeriğinden çok bunların zorla kabul ettirilmesiyle ilgili zorba bir ideolojik yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, aşırı solcu politik görüşleri demokratik yollarla değil de kanlı bir komünist devrimle hakim kılma, aşırı sağcı, milliyetçi fikirleri parlamenter sistem içinde savunmak yerine diktacı faşist yöntemlerle insanlara kabul ettirme çabaları hep radikalizm örnekleridir.

Aynı şekilde dini bir inancı veya yaşam biçimini empoze etmek, dini idealleri hayata geçirmek için baskı, şiddet, terör ve savaş yolunu benimsemek doğrudan radikalizmdir.

Oysa, semavi dinler özünde sevgi, barış, kardeşlik, fedakarlık, yardımlaşma gibi ortak ve kutsal değerleri öğütlerler.  Ancak bu dinlerin bazı mensupları, sonradan radikalizmin tuzağına düşerler.

Kelime anlamı dahi barış ve esenlik anlamına gelen "İslam"ın, radikalizm gibi vahşi ve korkunç bir zihniyetle birlikte anılması gerçekte çok büyük bir yanlış ve çelişkidir. Zira, İslam'ın yegane geçerli kaynağı olan Kuran'da radikalizme hiçbir dayanak bulmak mümkün değildir. Tam aksine, Kuran ayetleri inanç ve düşünce özgürlüğünü günümüz modern toplumlarında olduğundan bile daha ileri düzeyde savunmaktadır. Kur'an çok net olarak Islam'da zorlama olmadığını belirtir [2:256] ve bir başkasının dinine karışmaya hiç bir şekilde izin vermez. [109:4-6]

Kur'an'ın şahsi inançlarına gösterdiği saygı, her türlü inanç özgürlüğünü en özlü biçimde ifade ederken bugünkü modern laik düşüncenin de temel mantığını vurgular.

Baskı, şiddet, terör şöyle dursun, inanç ve ibadetlere müdahale konusunda en küçük bir zorlama dahi yapılamayacağı Kuran'da kesin bir üslupla bildirilir. Kur'an, inananlara sadece hatırlatıcı olduklarını, zorlayıcı olmadıklarını anımsatır [88:21-22;50:45]  

Ancak bugün, İslam dünyasının büyük bölümünde insanlar, bilmeden de olsa Kuran'ı terk etmişler ve onun yerine Kuran’ın ruhuna ve hükümlerine bütünüyle aykırı, bağnaz bir din modelini yaşamaya başlamışlardır. Eski kabile kültürlerinden ve atalarından miras alarak sürdürdükleri örf, adet ve geleneklerini, alim olarak gördükleri çeşitli samimiyetsiz hocaların Kuran'a aykırı yorum ve izahlarını, haksız yere Peygamberimize isnat edilen uydurma rivayetleri ve sayısız hurafeyi İslamiyet sanarak benimseyip uygulamaktadırlar.

Allah'ın Kuran'daki, "tek bir masum insanı öldürmeyi tüm insanları öldürmekle eşit tutan" (Maide Suresi, 32) hükmüne rağmen, İslam adına bir intihar bombacısı haline gelmek, söz konusu topluluğun Kuran’dan uzak yaşadığının delillerinden biridir. Bu zihniyetteki bir kişinin kendisiyle birlikte onlarca masumu katlederek cennete girmeyi umma çelişkisinin kaynağı da, yine Kuran'dan uzak olan bu bağnaz din anlayışıdır.

İşte tüm bu sebeplerle, Kuran'dan uzak olan ve dolayısıyla cehaletle iç içe yaşayan toplumların küresel sömürü düzeni tarafından radikalizme sürüklenmesi, her türlü provokasyon, manipülasyon ve "siyasi dizayna" alet edilmesi hiç de zor olmamaktadır. Bu kişiler, sömürü düzenini elinde tutan bir kısım kitlelerin elinde, ne yaptıklarını bilmeden dünyanın yeniden dizaynında birer piyon olarak kullanılmaktadırlar.

Sonuçta radikalizm, hiçbir İlahi dinin özünde ve temelinde olmayan, hatta bu özden tümüyle uzak olan bağnaz yapılara kolaylıkla monte edilebilen sapkın bir zihniyettir. İslam coğrafyasında bağnazlıkla yoğrulmuş kitleleri içine düştükleri beladan çekip çıkarmanın, hem onları hem de tüm dünyayı radikalizm ve terörün pençesinden kurtarmanın yegane yolu o insanları İslam'ın özüne, yani Kuran'a döndürmektir. Bu da askeri operasyonlarla değil ancak çok geniş çaplı ve kapsamlı bir eğitim seferberliği sayesinde mümkün olacaktır.

Adnan Oktar'ın Kashmir Reader & Riyadh Vision'da yayınlanan makalesi:

http://kashmirreader.com/2017/07/16/radicalism-islam-two-diametrically-opposite-concepts/

http://www.riyadhvision.com.sa/2017/07/18/radicalism-and-islam-two-diametrically-opposite-concepts/

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/252804/islam-ve-radikalizm-butunuyle-zithttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/252804/islam-ve-radikalizm-butunuyle-zithttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/kashmir_reader_adnan_oktar_radicalism_and_Islam_two_diametrically_opposite_concepts2.jpgThu, 13 Jul 2017 01:30:03 +0300
Körfezi Yıkma Planında Kazananlar, Kaybedenler

Artık komplo teorilerinin ötesine geçmiş, varlığı ve uygulamaları kimseyi şüphede bırakmayacak şekilde somutlaşmış bir plan var Ortadoğu'da. Müslümanları birbirlerinden ayırma, Müslümanları birbiri ile savaştırma ve Müslümanları birbiri ile hasım haline getirme planı. 20. yüzyılın başından itibaren fiilen uygulamaya konulan, İslam coğrafyasını her geçen gün daha fazla parçaya bölen, İslam dünyasını her gün daha fazla kan denizine dönüştüren bu plan, son yıllarda daha aktif ve daha aleni şekilde kendisini gösteriyor. Irak'ı paramparça eden, Suriye'yi neredeyse yok eden bu planın uygulayıcıları son yıllarda en büyük ve en ürkütücü darbeyi vurmak için hareketlendiler. Hedef ise, Müslüman gücünü kırmak için Körfez ülkelerini birbirine düşürmek.

Çeşitli analistler, Katar ile Suudi eksenindeki ülkeler arasındaki sorunun, bölgesel bir kısım meselelerden kaynaklandığını iddia etmeye devam ediyorlar. "Teröre destek" bahanesinin yıllardır, hedefteki ülkeler için sürekli olarak kullanıldığını bilmiyormuşçasına bu bahane üzerinde dönüp dolaşıyorlar. Bölgesel bir kriz yaratılmak istendiğinin, bir ülkenin "teröre destek" ibaresiyle yaftalanmasının oyunun bir parçası olduğunun farkına varamıyorlar. Bu iddianın, yıllardır yaratılmak istenen Sunni-Şii çatışmasını alevlendirmek için biçilmiş kaftan olduğunu ve özel olarak tasarlandığını kavrayamıyorlar. Oysa plan, gerçekte var olmayan bölgesel sorunların çok daha ötesinde bir amaç taşıyor. Plan ise şu: "İslam alemi bir araya gelirse çok büyük bir güç olacaktır; o halde hiçbir şartta birlik olmalarına izin verilmemelidir."

İslam dünyası, şimdiye kadar, çoktan beri uygulamaya geçirilmiş olan bu sinsi tuzağa hep düştü. Körfez ise, Ortadoğu'nun kalbidir; bu hataya asla düşmemelidir. Körfez, İslam dünyasının belkemiğini oluşturan ve kesinlikle birlik ve güçlü olması gereken ülkelerin coğrafyasıdır. Asla parçalanmamalıdır. Bölgede bir plan dahilinde oluşturulmuş suni anlaşmazlık, en kısa sürede son bulmalıdır. Eğer İslam aleminin güçlü ve diri olması gerçekten isteniyorsa, bu suni anlaşmazlığı dindirmek dışında başka bir yol yoktur.

Türkiye, Katar'ı en iyi tanıyan ülkelerin başında gelir. Katar, tıpkı Türkiye gibi, hiçbir zaman himaye altına girmeyi kabul etmemiştir. Cumhurbaşkanımız Sn. Tayyip Erdoğan'ın Katar için tanımladığı "kara gün dostu", doğru bir ifadedir. Katar, en zor zamanlarda dahi Türkiye'nin yanında olmuş, bu konuda kimsenin kınamasından çekinmemiştir. Türkiye'deki 15 Temmuz darbe teşebbüsü sırasında Katar'ın, tüm gücüyle darbecilere karşı Türk hükümetine destek vermesi Türk halkı tarafından asla unutulmayacaktır. İşte bütün bu sebeplerle, Katar ile karşılıklı geliştirdiğimiz ticari yatırımlar, Katarlı şirketlerin Türkiye'de bulunması ve Türk askerinin Katar'da yer alması daima Türkiye'de hoşnutluk vesilesi olmuştur.

Türkiye de kuşkusuz Katar için kara gün dostudur. Körfez'de yaşanan krizinin hemen sonrasında Türkiye Cumhurbaşkanı'nın ve hükümet kanadından çeşitli isimlerin açıklamaları, görüşmeleri ve çabaları havayı yumuşatmak amaçlıdır. Bundan sonra ise Türkiye'ye daha büyük görev düşmektedir. Körfez'de yaşanan ve bazı kesimlerin çok işine yarayan bu suni gerginlikte arabuluculuk görevi Türkiye'nin birinci önceliğidir. Söz konusu krizi farkında olmadan geliştirmeye çalışan bazı kesimler, oyuna geldiklerinin farkına varmalı ve bu farkındalığı oluşturabilmek için Türkiye mutlaka devrede olmalıdır.

Irak işgal edildiğinde veya Suriye kana bulandığında bir araya gelemeyen Müslüman ülkelerin, bir Müslüman ülkeyi dışlamak adına bu kadar hızlı şekilde bir araya gelebilmeleri de İslam aleminin dikkatinden kaçmamalıdır. Müslümanların arasında birlik istemeyen kesimler, Müslümanlar yardım beklerken İslam ülkelerini tüm güçleriyle birlik olmaktan alıkoymuşlardır. Fakat şu anda bir Müslüman ülkeye karşı abluka, söz konusu kesimler tarafından sürekli teşvik edilmekte ve bu konudaki ittifak desteklenmektedir. Bu aslında, istendiğinde, Müslümanların hemen ittifak edip birlik olabileceklerinin de önemli bir delilidir. Buradaki oyun görülmeli ve bu ittifak, daha da hızlı bir şekilde zavallı bırakılmış Müslümanları korumak ve kurtarmak adına yapılmalıdır.

Çoğu Müslümanın neredeyse yüzyıllardır düştüğü temel hata, ellerindeki gücün büyüklüğünün tam anlamıyla farkına varamamalarıdır. İslam'ın verdiği bu gücü kullanmanın sırrı ise birlik olmaktır. Müslümanlar birlik oldukları ve her daim kusursuz bir ittifak yaşadıkları sürece, dünyanın en etkili ve en sarsıcı gücü olacaklardır. Bu ittifak karşısında Müslüman alemini yıkmaya, Müslüman ülkelerin üzerine bomba yağdırmaya ve Müslüman halkı perişan etmeye kimsenin gücü yetmeyecektir. Müslümanlar güçlü olduğunda, bu sefaleti, sadece Müslümanlar değil, dünyada hiçbir millet yaşamayacaktır.

Birçok Müslümanın farkına varamadığı bu gerçeği, Ortadoğu üzerinde ameliyat yapmak isteyen bazı kesimler çoktan fark etmişlerdir. Müslüman alemini parçalama azimlerinin sırrı ise budur. Onlar, birlik haline gelen Müslümanların, dünyadaki tüm sinsi planları ortadan kaldıracak hakim bir güce sahip olacağının gayet iyi farkındadırlar. Korkuları bu yüzdendir. Dolayısıyla, Ortadoğu coğrafyasında veya Afrika'da yaşanan trajedilerin hiçbiri spontane gelişmemektedir. Hepsi, planın parçasıdır.

Şu anda kriz yaşayan körfez ülkelerinin, yaşanan eylemlerden, söylenen sözlerden provoke olmadan olayları oldukça akılcı ve dikkatli değerlendirmeleri gerekmektedir. Uygulanan planın sadece tek bir ülkeye değil, tüm Körfez ülkelerine yıkım getirmek üzere planlandığını bilmeleri gerekmektedir. Amaç, özellikle Ortadoğu'daki tüm güçlü İslam ülkelerini parçalamak ve bu bölgeyi yeni bir terör yuvası haline getirmektir. Planın asıl hedefi ise Riyad yönetimi gibi görünmektedir. Bu sinsi tuzaklara fazlasıyla düşmüş olan İslam aleminin artık gerçeği görme ve ittifak etme vakti gelmiştir.

Adnan Oktar's piece in The Peninsula Qatar:

https://thepeninsulaqatar.com/opinion/18/07/2017/The-winners-and-losers-in-the-destruction-of-the-Gulf

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/252774/korfezi-yikma-planinda-kazananlar-kaybedenlerhttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/252774/korfezi-yikma-planinda-kazananlar-kaybedenlerhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/the_peninsula_adnan_oktar_the_winners_and_losers_in_the_destruction_of_the_gulf_3.jpgTue, 11 Jul 2017 23:04:24 +0300