YARATILISATLASI.COMhttp://yaratilisatlasi.comyaratilisatlasi.com - Makaleler - Son EklenenlertrCopyright (C) 1994 yaratilisatlasi.com 1YARATILISATLASI.COMhttp://yaratilisatlasi.comhttp://harunyahya.com/assets/images/hy_muhur.png11666Yalnız Kurt Gerçekten Yalnız mı?

2000’li yılların hayatımıza kazandırdığı bir terim “yalnız kurt”. Bu terim, geçtiğimiz günlerde Las Vegas’ta 59 kişinin hayatını kaybettiği, 500’den fazla kişinin yaralandığı saldırının hemen ardından bir defa daha gündeme geldi. ABD modern tarihinin en kanlı silahlı saldırısı, ilk resmi açıklamalara göre, bir “yalnız kurt” saldırısıydı. Yine medyada, saldırganın tek başına hareket ettiğine dair haberler ve yorumlar ön plana çıkıyordu.

Akla şu sorular gelmiyor değil. Nasıl oluyor da sıradan, halktan bir insan, emekli bir muhasebeci adeta profesyonel bir katilin veya özel eğitimli bir teröristin sakinliğiyle hareket edebiliyor? Onlarca otomatik silah ile yüksek güvenlikli ortamlarda rahatlıkla dolaşabiliyor? Üstelik tüm bunları titiz bir planla ve hiç fark edilmeden yapabiliyor? Kimseden yardım almadan bunları başarması oldukça güç. Umulur ki, soruşturma derinleştikçe bu soruların cevaplarına ulaşılır ve Las Vegas canisinin bağlantıda olduğu kişiler veya örgütler tespit edilir.

Dikkat çekicidir ki, ABD’deki saldırının bir gün öncesinde, Kanada’daki bir diğer terör olayı da yalnız kurt eylemi olarak manşetlerde yer almıştı. Bazı uzmanlara göre bu nevi saldırılar, özellikle son yıllarda değişen nefrete dayalı terörizmin yeni yüzünü bir kez daha gösteriyordu; bireysel terörizmin Batılı ülkelerin karşı karşıya olduğu en ciddi güvenlik tehdidi olduğunu da teyit ediyordu.

Peki, kim bu “yalnız kurt”? Neden bu şekilde tanımlanıyor? Daha da önemlisi, böyle bir tanımlama ne kadar gerçeği yansıtıyor?

Bu ifade, bir örgüt veya grup ile bağlantısı olmayan, yalnız hareket eden ve başkalarından yardım almadan tek başına saldırısını gerçekleştiren nefret dolu bir teröristi tasvir ediyor. Bu tip kişilerin düşüncelerinin temelini genellikle yanlış inançlar, ırkçı veya şiddet yanlısı sapkın ideolojiler oluşturuyor. Terim, medya tarafından popüler hale getirildi ve zamanla güvenlik uzmanlarından terör örgütlerinin sözcülerine kadar geniş bir kitle tarafından benimsendi.

Araştırma sonuçlarına bakılırsa yalnız kurt saldırıları 2010’lu yıllarda daha yaygın, daha öldürücü ve daha acımasız boyutlara gelmiş durumda. Hatta Avrupa ve ABD topraklarındaki bu gibi eylemler 2015-2016 döneminde, 2011-2014’e kıyasla iki kat arttı. Saldırıların şaşırtıcı ve önceden tahmin edilemeyen yapısı ise mücadeleyi zorlaştıran önemli bir etken. Bu nedenlerle kimi yorumcular yalnız kurt terörünü “bir numaralı düşman” olarak nitelendiriyor.

Yalnız kurt terimi, her ne kadar ilk bakışta açıklayıcı gibi görünse de, konu hakkında detaylı bir analiz, bu tanımlamanın yetersiz ve yanıltıcı olduğunu ortaya koyuyor. Bir terör saldırısının perde arkasındaki tüm bağlantıları çözmek, uzun vakit alan zahmetli bir çalışma şüphesiz. Böyle bir açıklama huzursuz ve endişeli kamuoyunu bir parça rahatlatmaya yardımcı olabilir ama konu hakkındaki gerçekleri aydınlatmak için yeterli değil. Üst düzey emniyet görevlileri, istihbarat teşkilatları ve gazetecilerin alelacele yalnız kurt ilan ettikleri fakat kapsamlı soruşturma sonucunda hatalarını kabul ettikleri birçok vaka mevcut. Zaman içinde anlaşılıyor ki, bunlardan kimileri radikal ideolojik grup veya şahıslarla yüz yüze görüşen ya da internet kanalıyla bağlantı kuran fanatikler; kimileri ise istihbarat örgütleri adına çalışan veya onlar tarafından kullanılan, yönlendirilen gizli elemanlar. Diğer bir ifadeyle, sıradan bir yalnız kurt vakası aslında girift ilişkilerin ürünü olan bir eylem.

Şiddet yanlısı ideolojik bir düşünce altyapısına sahip olmayan bir terörist tasavvur edilemez. İdeolojik ön hazırlık dönemi kanlı terör eylemlerinin olmazsa olmaz bir parçasıdır. Saldırının tek bir kişi tarafından yapılması bu gerçeği değiştirmez. Dolayısıyla, saldırgan dış dünyadan tamamen izole değildir; kendisi gibi düşünen insanlarla, şu veya bu şekilde karşılıklı iletişim ve etkileşim içindedir. Kendisini böylelikle zihinsel olarak eyleme hazırlar. Kaldı ki, maddi, teknik ve lojistik desteğe de kesinlikle ihtiyacı vardır. Sadece tetikçiye odaklanmak resmin bütününü doğru ve eksiksiz olarak görmeyi engelleyecektir.

Vahim bir yanlış varsa, o da, “yalnız kurt”u yalnız başına hareket eden birisi olarak kabullenmek olur. O, büyük bir planın küçük bir parçasından ibaret. Yalnız kurt saldırısı deyip geçiştirmek ne olayın aydınlatılmasına katkı sağlar ne de sorunun çözümüne. Böyle bir tanımlama, azmettiricilerin ve suç ortaklarının, yani arka plandaki gizli teşkilatların işine yarar; onlara, kapalı kapılar arkasındaki bağlantıları gün ışığına çıkarılmadığı sürece karanlık planlarına devam etme imkanı verir. Özellikle de toplum mühendisliği ve propaganda konusunda uzmanlaşmış, olayları perde arkasından yönlendiren bazı derin devlet yapılanmaları ve gizli teşkilatların işini kolaylaştırır.

“Yalnız kurt” nitelemesi hastalıklı zihinleri cesaretlendiren, teşvik eden bir anlam da barındırıyor ki bu da büyük bir tehlike. Çünkü bu ifade, kişinin hayal dünyasında kendisini tek kişilik ordu, insanüstü güçlere sahip bir süper kahraman zannetmesine, gereken cesareti toplamasına olanak verebilir. Böyle bir saldırgan için daha doğru bir tanım, soğukkanlı, acımasız, gözünü kırpmadan cinayet işleyen bir terörist, psikopat veya bir katil olabilir.

Toplumların huzur, istikrar ve güvenliği açısından bir numaralı tehdit sözde yalnız kurtlar değildir. Asıl bir numaralı tehdit onların dayandıkları sapkın ideolojilerdir. Bu beladan kurtulmak için ise öncelikle yapılması gereken, sapkın ideolojileri besleyen anlayışların eğitim yoluyla ortadan kaldırılmasıdır. Verilecek böyle bir eğitim, psikopatları katil olarak kullanan geri plandaki üst akılların imkan bulamamasını da sağlayacaktır. Doğrularla aydınlanmış bir toplum, dehşet uyandırmaya çalışanların planlarına daima en büyük darbedir.

Adnan Oktar'ın American Herald Tribune'de (Amerika) yayınlanan makalesi:

https://ahtribune.com/las-vegas-massacre/1962-lone-wolf.html

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/260242/yalniz-kurt-gercekten-yalniz-mihttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/260242/yalniz-kurt-gercekten-yalniz-mihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/american_herald_tribune_adnan_oktar_is_the_lone_wolf_really_alone2.jpgSat, 21 Oct 2017 23:46:31 +0300
Aşırı Sağ Avrupa'nın yeni yüzü mü oluyor?

Bir zamanlar özgürlük ve demokrasinin beşiği olarak anılan Avrupa, günden güne aşırı sağcı, ırkçı ve faşist görüşlerin hızla yaygınlaşarak rağbet gördüğü bir coğrafya haline geliyor. İslamofobi, yabancı ve göçmen karşıtlığı gibi eğilimler de aynı paralelde gelişmeye devam ediyor. Daha doğrusu bunlar, gerçekte aşırı sağın en çok beslendiği unsurlar olarak kendini gösteriyor.

Hollanda'da Geert Wilders, Kuran’ın yasaklanmasını isteyecek kadar ileri gitti. Macar partisi Jobbik, çingene mahallesinde devriye gezen milis kuvvetlerini kurdu. Danimarka Milliyetçi Partisi ise mültecilerin mallarına el koymayı teklif etti.

Başta Fransa olmak üzere, son 5 yılda en az 30 milyon Avrupalı seçmen aşırı sağ partilere oy kullandı. Milliyetçi partiler son seçimlerde Finlandiya’da %18, İsveç’te %13, Danimarka’da %21, İsviçre’de %29, Avusturya’da %35, Fransa’da %14 Hollanda’da %10, Macaristan’da ise %21 oy aldılar. Fransa'da Macron'un iktidar olmasına rağmen Le Pen'in ırkçı partisi yükselişini hızla sürdürüyor.

Avusturya’da 15 Ekim 2017 tarihinde gerçekleştirilen seçimleri Halk Partisi kazanırken, aşırı sağcı Avusturya Özgürlük Partisi seçimlerden ikinci parti olarak çıktı. Avrupa’nın en genç lideri olacak Sebastian Kurz’un aşırı sağcı Avusturya Özgürlük Partisi ile bir koalisyon oluşturması bekleniyor. Öyle görünüyor ki eski bir SS subayı tarafından kurulan aşırı sağcı AÖP(FPÖ) iktidar belirleyen bir konuma geliyor. Bu yükseliş AB’nin içe dönüş eğilimlerini güçlendiriyor ki bunun da Türkiye’nin üyeliğiyle ilgili tartışmaların daha da serleşmesine yol açması muhtemel. 

24 eylül 2017'de yapılan Almanya federal seçimlerinin ardından AfD (Alternative für Deutschland) partisinin Parlamentoya girmesiyle Avrupa'da aşırı sağın yükselişi bir kez daha gündeme geldi.  

İslam ve yabancı düşmanlığıyla tanınan aşırı sağ AfD ise, oyların % 12.6'sını alarak öncekine göre bu seçimlerde oy oranını % 7.9 artırmış oldu. Alman seçmeninin ana akım siyasi partilere verdiği desteğin çökmesi ve AfD'nin 94 milletvekiliyle Federal Meclis'e 3. büyük siyasi parti olarak girmesiyle Almanya'nın giderek aşırı sağa kaymasından korkuluyor. Son seçimlerde bu ana akım partilerin parlamentoda kaybettikleri 100'den fazla koltuğun çok büyük bölümünü AfD aldı.

Aşırı sağcı AfD'nin seçim kampanyası sürecinde sarf ettiği, "Kendine güven Almanya", "Almanlar iki dünya savaşında da askerlerinin başarılarıyla gurur duymalı", "(Uyum Bakanı) Aydan Özoğuz’u Anadolu’da imha edeceğiz" gibi milliyetçi ve ırkçı söylemler, özellikle ülkede yaşayan Türkler üzerinde bir endişe oluşturdu. AfD, aynı zamanda sınır polisine kaçakları vurma yetkisi verilmesini de isteyen bir parti.

Merkel'in önündeki tek alternatif olan CDU, FDP (Hür Demokrat Parti) ve Yeşiller koalisyonuna da uzmanlar en fazla 2 yıllık ömür biçiyor. Partilerin renklerinin kombinasyonundan ötürü Jamaika koalisyonu olarak adlandırılan bu olası birleşmenin,  ekonomi, enerji, devlet yapısı gibi konularda ortak bir anlaşmaya varmalarının güç olacağı belirtiliyor.

Bremen Üniversitesi'nde aynı zamanda Kültürlerarası ve Uluslararası Araştırmalar Enstitüsü'nün Başkanı olan Dr. Roy Karadağ, AfD ile birlikte ortaya birçok belirsizlik ve endişenin ortaya çıktığını ve bunun sonucunda Almanya'da büyük değişimler olabileceğini vurguluyor.

Aşırı sağın en önemli avantajlarından biri de sistemden rahatsız olanları, bugüne kadar denenmiş parti ve ideolojilerden umduğunu bulamayanları, fayda sağlayamayanları kendisinde toplaması. Bu yüzden aşırı sağ ve ırkçılık yalnızca Avrupa'da değil yaklaşık 30 yıldır tüm dünyada yükselen bir akım. Son yıllarda ABD'deki ırkçı gelişmeler endişeyle izleniyor.

Sosyal demokrasi ve diğer sosyalist akımlar sürekli kan kaybediyor. Yıllarca sosyalist yönetim altında olan İskandinav ülkeleri sağ partilerin idaresine girdi. Bu yükseliş, şiddet isteyen bir kısım ırkçı kesimlere yol açmaktadır. Norveçli aşırı sağcı Anders Breivik’in dehşet saçan katliamını da unutmamak lazım.

Avrupa'nın kökü eskilere dayanan geniş bir ırkçılık sabıkası var. Afrika’da, Güneydoğu Asya’da, Hint Yarımadası'nda, Avusturalya’da, Kuzey ve Güney Amerika da yaşanan ırkçılık temelli katliamlar, soykırımlar, savaşlar, toplama kampları, suni kıtlıklar, köle ticareti Avrupa tarihinin utanç dolu sayfaları arasında. Yine, 2. Dünya Savaşı döneminde Avrupa ülkelerinde yükselen faşist hareketlerin ırkçılık, aşırı milliyetçilik ve şiddete dayalı politikaları milyonlarca insanın hayatına mal oldu.

Aşırı sağı eleştirirken bir noktanın yanlış anlaşılmaması önemlidir. Aşırı sağın alternatifi sol görüş değildir. Sol ideoloji, tarihte de günümüzde de her topluma en büyük felaketleri getirmiştir. Burada kastettiğimiz, insana, manevi ve ahlaki değerlere önem veren, aklı selim bir idare sistemidir.

Sanat, bilim, teknoloji, demokrasi ve insan haklarında çığır açmış Avrupa'nın kendi bünyesinde böyle aşırılıkçı, sapkın akımlara bu kadar çabuk kapılması oldukça tutarsız görünüyor. Avrupa toplumunun, bu çarpıklığın muhasebesini yapması şart. Kendi öz değerlerine açıkça ihanet anlamına gelen bu çelişkinin üstesinden gelinmezse, Avrupa'nın yakın gelecekte çok tehlikeli ve yıkıcı bir sürece girmesi işten bile değil...

Adnan Oktar'ın The Jakarta Post'ta yayınlanan makalesi:

http://www.thejakartapost.com/news/2017/10/20/is-far-right-politics-becoming-new-face-europe.html

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/260067/asiri-sag-avrupanin-yeni-yuzuhttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/260067/asiri-sag-avrupanin-yeni-yuzuhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/jakarta_post_adnan_oktar_is_far_right_politics_becoming_the_new_face_of_Europe2.jpgSat, 21 Oct 2017 05:28:55 +0300
99 Milyon Yıl Öncesine Ait Yavru Kuş Fosili, Kuşların Evrimi Masalını Bitirdi2014 yılında Myanmar’da 99 milyon yıl öncesine ait bir Birmanya Amberi (ağaç reçinesi) fosili bulundu. Fosil 2017 yılında müzelerde sergilenmeye başladı. Başlarda birçok kişi tarafından kertenkele türü zannedilen fosilin içerisinde aslında yumurtadan yeni çıkmış yavru bir kuşa ait bölümler bulunuyordu. Çin, Amerika ve Kanada’dan araştırmacıların katıldığı incelemeler sonucunda fosilin Kretase dönemine (145-66 milyon yıl) ait olduğu, kuşun boyun, kafatası, ayak ve kanadının bir kısmının amberin içinde bulunduğu açıklandı. Ancak bilim adamları fosildeki dokuların bozulduğunu ve içinde kullanılabilir DNA örneğinin de bulunmadığını ifade ettiler.

“Belone” adı verilen bu kuş fosilinin, dinozorların da yaşadığı Kretase dönemine ait, soyu tükenmiş, dişleri ve kanatlarında pençesi bulunan bir kuş türüne ait olduğu düşünülüyor. Enantiornithes (Dişli kuşlar) olarak ifade edilen ve günümüzde soyu tükenen bu kuş türlerini halen yaşamakta olan kuşlardan ayıran sadece üç özelliği bulunuyor. Gagasında dişlerinin bulunması, kanatlarında pençelerinin olması ve kanadın gövdeye olan bağlantısının farklı olması. Bunun dışında günümüz kuşları ile aynı özellikler gösteriyorlar.

Evrimciler, dişlerini ve kanatlarda bulunan pençeleri öne sürerek fosildekine benzer kuş türlerini “uçma özelliği gelişmemiş” canlılar olarak göstermeye çalışırlar. Bu canlıları, dinozorlar ile modern kuşlar arasında sözde “ara form” gibi tanıtırlar. Halbuki geçmişte yaşamış olan dişli ve pençeli kuşlar da mükemmel uçuş kabiliyetine sahiptiler. Diş ve pençelerin bir kuşta bulunması o canlıyı ara form kılmaz, bu canlıların pençe ve dişlere ihtiyaçları vardır çünkü beslenme ve yaşam şekilleri bunları gerektirir. Günümüzde, dişleri olan kuşların soyu tükenmiştir ama halen yaşamakta olan kuş türlerinden Tauraco corythaix ve Opisthocomus hoatzin isimli kuşların yavrularının kanatlarında da pençeler bulunmaktadır. Bu kuşlar, mükemmel uçuculardır.

Dikkat edilirse Belone da yeni yumurtadan çıkmış bir kuştur ve kanatlarında pençeleri mevcuttur. Günümüzde yaşayan Tauraco corythaix ve Opisthocomus hoatzin yavrularının da kanatlarında pençeler bulunur. Henüz tam olarak uçamayan yavru, bu pençeler sayesinde sık ağaç dalları arasında tırmanarak avcılardan gizlenebilir. Dolayısıyla söz konusu canlının uçamamasının sebebi, evrimcilerin iddia ettiği gibi bir ara form olmasından değil, yavru olmasından kaynaklanır. Canlının uçma kapasitesi 3-4 hafta içinde gelişir. Artık yavru uçabildiği için pençelere ihtiyacı kalmamıştır. İşte bu aşamadan sonra yetişkinliğe ilerleyen Tauraco corythaix ve Opisthocomus hoatzinin pençeleri bir müddet sonra kanatlarından dökülür; yetişkinlerde bu pençelere artık rastlanmaz. Bu durum, evrimcilerin çürük iddialarını reddetmekte, yaratılıştaki bir mucizeyi göstermektedir. Pençeler yavru iken ihtiyaçtır; sonradan artık gerekli değildir. Canlı yavruyken de yetişkinken de aynı genetiğe sahip olduğu halde, genetik bilgi muhteşem bir şekilde uygun zamanda ve uygun şekilde kullanılmaktadır.

Belone’a geri dönersek; yavru bir kuşta bulunan pençelerin, sonradan kaybolan tür pençeler olması durumu Belone için daha muhtemeldir. Tauraco corythaix ve Opisthocomus hoatzin’nin varlığı bize bunu kanıtlamaktadır. Daha da önemlisi, kanatlarda pençelerin olmasının, o canlının "evrimleşen bir canlı" olarak lanse edilmesine gerekçe gösterilmesidir. Bir canlının kanatlarında pençe olması, onun uçucu özelliği olmadığını kanıtlayan bir durum değildir. Bu sadece demagojiye alışmış olan evrimcilerin yıllardır bilim yerine kullandıkları spekülasyonlarıdır.

Kretase döneminde yaşayan kuşlarla ilgili Belone’dan önce çok az bilgi bulunduğu için evrimcilerin hayal gücü ve ideolojileri gereği, delil olmayan noktalardaki tüm yorumlarını sözde evrim lehine yapmışlardır. Archaeopteryx gibi farklı anatomik özelliklere sahip kuşları da sözde “ara geçiş formu” olarak tanıtmışlar, Archaeopteryx'in ardı ardına bulunan fosilleri, özellikle de amber içinde yumuşak dokuları ile birlikte korunan bir fosilinin bulunması ile birlikte bu konu hakkındaki iddiaları sona ermiştir. Archaeopteryx'in tüm anatomik özellikleri, onun mükemmel bir uçucu kuş olduğunu bilimsel olarak belgelemiştir. Hatırlanacağı gibi, Archaeopteryx de pençeli bir kuştur.

“Belone”un tüy yapısı da evrimcileri hüsrana uğratmaktadır. Çünkü evrimci mantığa göre tüy ve kanat gibi kompleks yapılar yavaş bir gelişim sergilemelidir; evrimciler, sözde ilkel kuşların tam olarak uçma yeteneğine sahip olmamaları ve kanat ve tüy yapılarında uçmayı tam olarak sağlamayan bir takım engeller bulunması gerektiğini iddia ederler. Halbuki Belone daha yeni yumurtadan çıkan yavru bir kuş olmasına rağmen, tıpkı günümüz kuşlarında gözlendiği gibi, birincil ve ikincil uçuş tüyleri asimetrik olarak dizilmiş ve mükemmel aerodinami sağlayacak özelliklere sahiptir.  Yani 100 milyon yıldır tüylerin aerodinamik özelliklerini sağlayan anatomik yapısı hiç bir değişime uğramamıştır. Bu da evrim teorisine inen en önemli darbelerden biridir.

Belone daha yeni yumurtadan çıkmış bir kuş olmasına rağmen uçmaya elverişli tüylere sahiptir. Günümüz kuşları genelde yumurtadan ilk çıktıklarında uçuşa elverişli tüylere sahip olmazlar. Belirli bir süre ebeveynlerinin bakımına ihtiyaç duyarlar. Bir müddet sonra uçuş tüyleri oluşmaya başlar. Bu, söz konusu canlıların ilkel olmalarından değil, yavru olmalarından kaynaklanır. Bu tarz bir özellik günümüzde yaşayan Avustralya fırça hindisine (Avustralya megapodları) oldukça benzemektedir. Belone’nun tıpkı Avustralya fırça hindisi yavrularında olduğu gibi uçmasını sağlayacak tüy yapısına mükemmel ve eksiksiz şekilde sahip olduğu gözlenmiştir. Avustralya fırça hindisi yavrusunun diğer günümüz kuşlarından farkı, yumurtadan çıktıktan sonra ebeveyn bakımına özel ihtiyaç duymamasıdır; yani yavru kısa sürede kendisinin hayatta kalmasını sağlayacak özelliklere sahip olarak yumurtadan çıkar. Yine diğer kuşlardan farklı olarak Avustralya fırça hindisi yumurtaları ağaçlara değil, baba hindi tarafından toprak üzerinde hazırlanmış ve ısısı 33 derecede sabit tutulan kuluçka yuvalarına bırakılır. Yumurtadan çıkan yavru, tehlikelerden korunmak için hemen ağaçlara tırmanmalı ve uçma yeteneğine kavuşmalıdır. Bu sebeple daha ilk günden itibaren uçmasını sağlayacak tüylere sahiptir. Belone’nun üzerinde bulunan tüylerin de uçmaya elverişli olması, onun da yumurtadan çıktıktan sonra ebeveyn bakımına fazla ihtiyacı olmadığını göstermektedir. Yavru bir kuşun dahi kendi başına hayatta kalabilecek özelliklerle dünyaya gelmesi başka bir Yaratılış mucizesi olup, evrimi çürüten bir durumdur.

Kısaca hem uçma özellikleri hem de anatomik şekilleri ile “Belone” mükemmel bir kuş özelliğine sahiptir. Hiçbir yarım, eksik, işlevsiz organa ya da yapıya sahip değildir. Ayrıca anatomik olarak günümüzde yaşayan Tauraco corythaix, Opisthocomus hoatzin ve Avustralya fırça hindileri ile benzer özellikler göstermektedir.

99 milyon yıl önce yaşamış ve tam bir kuş özellikleri taşıyan canlının fosilinin keşfi, bu dönemde kuşların bulunduğunu ve uçan dinozorlardan evrimleşmediğini açıkça göstermektedir.

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/259405/99-milyon-yil-oncesine-aithttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/259405/99-milyon-yil-oncesine-aithttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/belone_bird_in_amber2.jpgFri, 13 Oct 2017 21:12:19 +0300
Her sene tekrarlanan “Ara form Homo naledi” iddiası bu sefer kısa sürdüDarwinistlerin klasik taktiklerinden biri eski fosilleri tekrar tekrar gündeme getirmek ve aynı fosille ilgili yeni hikayeler üretip durmaktır. Bunun nedeni evrimcilerin yenilgiyi kabul etmek istememelerinin yanı sıra ellerinde başka birşey olmamasıdır. Son örnek de Homo naledi ismi verilen fosillerle ilgili National Geographic, Washington Post gibi medya organlarında çıkan haberlerdir. 2013 yılından beri hemen her sene söz konusu fosil hakkında yeni iddialar ortaya atılıp, denemeler yapılsa da bu çabalar nafiledir.

Hatırlanacağı gibi, 2013 yılında Güney Afrika’da 1450 metre derinlikte bir mağarada, 15 ayrı bireye ait olduğu iddia edilen 1500 civarında kemik kalıntısı bulunmuştu. İlk anda kamuoyuna verilen bilgiler, bu bireylerin kafatası hacminin portakal büyüklüğünde, parmak kemiklerinin ise kıvrık olduğu yönündeydi; bundan yola çıkarak fosillerin “maymun özellikleri gösterdiği” iddia edildi. Oysaki elde tam bir kafatası yoktu ve dört yıpranmış kafatası kemiği birbirine değmeden havada duracak şekilde yerleştirilmişti. Buna rağmen canlının 500 gram ağırlığında bir beyne ve portakal büyüklüğünde bir kafa hacmine sahip olduğu iddia edilmeye devam edildi.

Söz konusu fosille ilgili haberlerin gerçeği yansıtmadığı, fosillerin yaşı ve özellikleri tam belirlenmeden ön yargılı evrimci yorumlar yapıldığını daha önceki yazılarımızda delillendirmiştik. Kafatası hacmine göre sözde evrim sıralaması yapılamayacağına dair 2015 ve 2016 yılında verdiğimiz cevaplarımızı iki ayrı yazımızda okuyabilirsiniz. (http://harunyahya.org/tr/NetCevap/208902/evrimcilerin-%E2%80%9Chomo-naledi%E2%80%9D-senaryosu-bos  ve http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/231166/CNNde-Darwinist-Masallar-Tekrarlaniyor-Homo-Naledi) Ancak Homo naledi fosilleriyle ilgili 2017 yılında da spekülatif haberler yayınlanmaya devam ettiği için konuyu tekrar gündeme getirmekte ve Darwinistlerin oyunlarını deşifre etmekte fayda vardır:

H. naledi 2,5 milyon değil 250 bin yaşında canlılara aittir

Homo naledi fosilleri ilk bulunduklarında yaşları 2,5 milyon yıl olarak kamuoyuna sunulmuştu. Hatta bu yaşa göre evrim senaryolarına uygun olacak şekilde sıralamalar yapıldı, hayali evrimsel hayat ağaçları oluşturuldu. Hatta o kadar ileri gidildi ki canlının Australopithecus ile H. erectus arası döneme ait sözde “kayıp halka” olduğu iddia edildi. Pek çok yayın organında bu bilgiler bilimselmiş gibi halka sunuldu. Ancak aradan geçen zaman içinde gelişmiş yöntemlerle yapılan yaş tayini ölçümleri sonucunda H. naledi  fosillerinin 236 bin ila 335 bin yıl yaşında olduğu anlaşıldı. Bu sonuç evrimci çevreleri adeta şoke etti ve Naledi’nin yaşı üzerine yazılmış ara form senaryosunun bilimsellikten uzak bir hikayeden ibaret olduğu da bir kere daha anlaşıldı. Yaşananlar evrimcilerin sırf kafatası hacmi gibi anatomik ölçümlerle yapmış oldukları sahte evrim sıralamalarının hepsine şüphe ile bakılması gerekliliğini ortaya koyması bakımından önemlidir.

2017 yılı öncesindeki evrim senaryolarına göre, H. naledi, insanın sözde evrim sürecinde bir ara form olarak sunulmuştu. Oysa son araştırmalarla doğrulanan 250 bin civarındaki yaşı ile 200 bin yıllık geçmişi olduğu ön görülen bir insan ırkıyla neredeyse aynı dönemde yaşamış olduğu belli oldu. Ki bu da bilimsel delil olmadığında evrimcilerin hayal güçlerinin nerelere varabildiğine kanıt oluşturması bakımından önemlidir.

Yaş tayin metodları kesin sonuç vermekten uzaktır

Günümüzde yaş tayini için iki temel metot kullanılmaktadır. Bunlardan biri çeşitli yer katmanlarının yaş tayinlerinin yapılması ile aynı katmanda yer alan fosillerin aynı dönemde yaşadığına dayalı karşılaştırma metodudur. İkincisi ise fosil kalıntılarının kollajen doku örneklerinde bulunan karbon, uranyum gibi radyoaktif atomların bozunmalarına dayalı radyoaktif tarihleme metodudur. İki yöntemin de kendi içinde yanılma olasılığı vardır.

Yer katmanlarının yaş tayini ancak volkanik ve tortul kayalar için söz konusudur. Bu katmanların tayini yapılsa dahi, fosil oluşumu sonrası katmanların yer değiştirip değiştirmediğinden net emin olunamaz. Mağara gibi katmanlaşmanın sınırlı olduğu veya akarsularla yıkandığı durumlarda katmanların vereceği bilgilerde yanılma payı da artmaktadır.

Aynı şekilde radyoaktif bozunmaya dayalı yöntemler de kesin bilgi vermekten uzaktır. Radyoaktif metodun yaş tayininde kullanılabilmesi için “kapalı sistem” olması gerekir. Kapalı sistem, fosil kalıntısının toprağa gömülmesinden sonra radyoaktif madde transferinin durduğu ve daha sonrasında yeni madde alışverişinin olmadığı varsayımı kabul edilerek yapılır. Aksinde yani madde alışverişinin devam ettiği “açık sistem” durumunda bozunum miktarı yanlış sonuç vereceğinden yaş tayininde kullanılamayacaktır. Ancak fosilin kapalı veya açık sisteme maruz kaldığını tespit edebilen bir yöntem bulunmadığı için hiç bir fosil için ‘açık sisteme maruz kalmadı’ şeklinde kesin hüküm verilemez.

Radyoaktif yaş tayini metotlarının güvenilirliğini sorgulayan bir diğer kısıtlayıcı durum ise, aynı fosil üzerinde farklı bölgelerden alınan örneklerin farklı yaşlar vermesidir. Bunun sebebi olarak da yukarıda söylediğimiz açık sistem maruziyetinin farklı dokularda farklı etkilere neden olması gösterilmektedir.

Nitekim Naledi fosilleri için de öngörülen yaş tayin aralığı 100 bin yıl gibi oldukça geniş bir tarih vermektedir. Bu da yöntemin az güvenilir olduğunun göstergesidir. Bu kadar geniş tarih aralığına rağmen, Naledi’nin daha genç veya daha yaşlı olmadığı da kesin olarak bilinemez.

DNA bilgisi olmadan yapılan yorumlar bilimsel değildir

Naledi örneğinde olduğu gibi geçmişe ait fosiller üzerinde anatomik özelliklere dayalı yapılan yorumların hepsi spekülatiftir. Gerek türler arası, gerek tür içinde görülen fenotipik farklılıklar, bulunan fosilin hangi türe ait olduğu konusunda bilimsel değil evrimci inanca dayalı yorumlara imkan vermektedir. Nitekim tarih, topografik özelliklere dayanarak ortaya atılmış sözde bilimsel yanılgı ve sahtekarlıklarla doludur.

Bir fosilin hangi türe ait olduğunun kesin kanıtı ancak o fosile ait DNA diziliminin bilinmesi ile mümkün olabilir. Fakat DNA, yapısı itibariyle uzun yıllar bozulmadan kalamadığı için, fosillerde DNA dizilimini elde etmek mümkün olamamaktadır. Zaman zaman evrimci çevrelerce fosil üzerinde yapılan DNA çalışmaları ise istatistiksel hesaplara dayalı olduğu, diğer canlılara ait DNA ile karışabildiği ve DNA bozulup parçalanacağı için kesin sonuç veremezler. DNA bilgisi olmadan yapılan yorumlar ise bilimsellikten uzak olmaya mahkumdur. 

Naledi’nin yeni yaşı sonrası evrim senaryosu yeniden yazıldı

İlk anda 2,5 milyon yaşında bir sözde ara form olarak gösterilen H. naledi’nin yaklaşık 250 bin yıl yaşında olduğunun tespiti sonrası, yazılan bütün evrimci senaryo çökmüş oldu. Ancak Darwinistler yine boş durmadılar. Ara form iddiası revize edildi; başka bir senaryo ortaya atıldı. 250 bin yıl önce H. sapiens ile birlikte yaşadığı anlaşılan H. Naledinin bu sefer, 2 milyon yıl önce ortaya çıkmış ve değişmeden 250 bin yıl öncesine kadar yaşamış bir sözde “insansı” olduğu iddia edildi.

İlk senaryo nasıl temelsiz ve dayanaksız olarak ortaya atılmışsa, bu yazılan senaryo da hiç bir bilimsel temele dayanmamaktadır. Naledi’nin 2 milyon yıl önce ortaya çıkmış bir fosili yoktur. Mevcut olan tek şey, evrimcilerin sınır tanımayan, bilim tanımayan hayal güçleridir.

Bir maymunu insana benzetme çabası nafiledir

H. naledi’nin sadece beyin hacminden yola çıkarak 2,5 milyon yıl önce yaşadığı varsayılmıştır. İnsan, fosil kayıtlarında bir anda belirdiği için sözde evrim senaryosuna göre öncesinde ara formlar olmalıydı. Darwinistler spekülasyon yapmaya açık olduğunu düşündükleri H. Naledi’yi bu amaç uğruna kullanmaya çalıştılar ancak bu kısa sürdü. Naledi’nin yaşı anlaşıldığında iddiaları da geçersiz hale geldi.

Elde edilen fosil yapılarından anlaşılmaktadır ki, H. naledi küçük beyin hacmi ve kıvrık parmak kemikleri ile bir maymun türüdür. İnsan ile aynı dönemde yaşamıştır. Bu durumda “insanın atası olduğu” yönündeki Darwinist iddia da anlamsızlaşmıştır. Kaldı ki , Naledi, 2,5 milyon yıl önce yaşamış olsaydı bile bu onu ara form kategorisine sokamazdı. Çünkü Naledi, her organ ve işlevi ile kusursuz olarak ortaya çıkmış bir canlıdır. Bu haliyle evrimcilerin amaçlarına hizmet edecek hiç bir yönü bulunmamaktadır.

Bilimsel delile ihtiyaç duymadıkça sonsuz sayıda senaryo üretilebilir. Ancak bunun hiç bir önemi yoktur, yanılgılar gerçekleri hiçbir zaman örtemezler. Tarih sahnesinde bir dönem yaşamış ve yok olmuş H. Naledi bir maymun türüdür ve her canlı türü gibi Allah tarafından yaratılmıştır.

Kaynaklar

  1. http://www.harunyahya.org/tr/NetCevap/231166/CNNde-Darwinist-Masallar-Tekrarlaniyor-Homo-Naledi
  2. http://podcast.harunyahya.com/tr/NetCevap/208902/Evrimcilerin-%E2%80%9CHomo-Naledi%E2%80%9D-Senaryosu-Bos-Cikti
  3. https://www.washingtonpost.com/news/speaking-of-science/wp/2017/05/09/humanitys-strange-new-cousin-is-shockingly-young-and-shaking-up-our-family-tree/?utm_term=.e492420cbe60
  4. https://elifesciences.org/articles/09561#fig6
  5. https://elifesciences.org/articles/09560
  6. https://www.nature.com/scitable/knowledge/library/dating-rocks-and-fossils-using-geologic-methods-107924044
]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/259359/her-sene-tekrarlanan-“ara-formhttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/259359/her-sene-tekrarlanan-“ara-formhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/homo_naledi_scenario2.jpgFri, 13 Oct 2017 05:25:00 +0300
BM'nin Barışı Koruma Misyonu Yeniden Etkin Biçimde Devreye Sokulmalı

Birkaç ay önce, Trump yönetiminin BM'ye yönelik eleştirileri ve kurumun bütçesine yaptıkları finansal katkıyı azaltacaklarını açıklaması, dikkatleri yeniden bu örgüte ve örgütün işlerliğine çekti.

BM'nin en büyük eleştiricilerinden Trump, ABD'nin örgütün bütçesine yaptığı katkı payının adaletsiz olduğunu belirtmiş ve "insanların bir araya gelerek konuşup iyi vakit geçirdikleri bir kulüp" tanımlamasıyla kurumun işlevsizliğine vurgu yapmıştı. Bilindiği gibi ABD, Birleşmiş Milletler bütçesinin en büyük katılımcısı. Örgütün iki yıllık ana bütçesinin %22'sini ve 7.3 milyarlık barışı koruma bütçesinin %28.5'ini karşılıyor.

BM'nin ABD Daimi Temsilcisi Nikki Haley, BM barış gücü operasyonlarına yaptıkları maddi katkıyı yarım milyar dolardan fazla azalttıklarını ve bunun devamının da geleceğini bildirdi. Haley, bütçede yapılan kesintinin çatışmaların arasında kalan sivillerin korunmasına da katkı sağlayacağını ifade ederek çok önemli bir konuya da işaret etti.

Peki neydi BM'nin ciddi anlamda işlevsiz ve etkisiz olduğu düşüncesiyle ilişkilendirilebilecek böyle bir karar alınmasının ardındaki neden?

Birleşmiş Milletler Anlaşması'na göre, örgütün en temel görevi uluslararası barış ve güvenliğin korunmasıdır. Bu anlaşmaya göre, dünyanın herhangi bir bölgesinde barışı ve güvenliği tehdit eden bir durum olduğunda BM'nin derhal devreye girerek buna karşı hemen barışçıl tedbirler alması gereklidir.

Barışçıl tedbirlerin yeterli olmadığı durumlarda, anlaşma kapsamında doğrudan düzenlenmiş olmamakla birlikte, en sık başvurulan yöntemlerden biri de askeri önlemlerdir. Bu amaçla devreye sokulan aktör ise BM Barış Güçleri'dir.

BM'nin geçmişte birçok ülkelerarası krizin aşılmasında etkili olduğu tarihi bir gerçektir. 1950'de Kuzey Kore'nin Güney Kore'yi işgali, 1990'da Irak'ın Kuveyt'i işgali ve buna benzer birçok olay karşısında BM derhal müdahale ederek kriz ve çatışmaların durdurulmasında başarılı olmuştur.

Ne var ki, neredeyse hiçbir etkinlik sergileyemediği kriz ve savaşların sayısı da oldukça kabarıktır: Cezayir (1954–62), Süveyş (1956), Macaristan (1956), Vietnam (1946–75), Çin-Vietnam Savaşı (1979), Afganistan (1979–88), Panama (1989), Irak (2003), Gürcistan (2008) ve Suriye (2012–), Yemen (2015–) savaşları bunlar arasındadır.

BM'nin içine düştüğü bu etkisizlik ve çaresizliğin en temel nedeni olarak sıklıkla BM Güvenlik Konseyi ve bu konseyin 5 daimi üyesinin "veto yetkisi" gündeme getirilir. Bilindiği gibi, BM Güvenlik Konseyi, 5 daimi üye olan ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa’dan, ayrıca her iki yılda bir değişen 10 geçici üyeden oluşur.

5 daimi üyeden birinin bile veto ettiği bir karar Konsey'den asla geçemez. Diğer sembolik 10 üyenin ise veto yetkisi yoktur ve daimi üyelerin vetosuna uymaktan başka bir seçenekleri de yoktur. Buna karşın, BM Genel Kurulu’nun ise 193 üyesi vardır. Fakat bu 193 üyeli Genel Kurul’un BM bütçesini onaylamak gibi birkaç idari karar dışında fiili ve hukuksal anlamda hiçbir etkin, yaptırım gücüne sahip bir karar alma yetkisi yoktur.

Dolayısıyla, gerçek anlamda BM sistemini yöneten asıl güç BM Güvenlik Konseyi'dir. Zira, ambargo, uluslararası müdahale ve barış gücü tesis etme gibi fiili uygulamaya yönelik operasyonların tamamında nihai karar organı BM Güvenlik Konseyi’dir.

Yukarıda saydığımız savaşlarda BM'nin hemen hiçbir ciddi etkinlik sergileyememesinin en somut nedeni, daimi üyelerin vetosu veya veto tehdidi olarak değerlendirilmektedir. Elbette, veto yetkisi, yerinde, adil ve tarafsız olarak kullanıldığında olumlu anlamda çok büyük bir güçtür. Ancak, pratikte bu yetkinin zaman zaman ülkelerin kendi ulusal çıkarları doğrultusunda kullanıldığı ve bunun sonucunda BM'nin barışı koruma ve savaşları durdurma gibi en asli görevinin devre dışı kaldığı çok açıktır.

BM hakkındaki bir başka eleştiri de Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri arasında 1.7 milyar Müslümanı temsil eden hiçbir ülkenin olmamasıdır. Ekonomik, politik, askeri açılardan küresel ölçekte aktör olabilecek hiçbir Müslüman nüfusa sahip ülke Konsey'de yer almamaktadır.

Oysa dünya çapındaki kriz, savaş, çatışma, sefalet, zulüm, yoksulluk gibi felaketler çok büyük çoğunlukla Müslümanları hedef almaktadır. 1946-2010 tarihleri arasında 1782 karar almıştır. Bu kararların % 47'si ise Müslüman ve Ortadoğu devletleri hakkındadır. İslam Konferansı Örgütü 2005 yılında, Konsey'de Müslümanlara daimi bir koltuk verilmesi gerektiğini deklare etmiş ancak bir sonuç alınamamıştır.

Bir kısım Barış Gücü personelinin işledikleri cinsel istismar ve sömürü gibi suçlarda son yıllarda belirgin bir artış olması da BM'nin kanayan yaralarından. 2015 yılı içinde BM Barış Gücü personeline yöneltilen 69 cinsel istismar ve sömürü iddiası var. 2016'nın ise yalnızca ilk üç ayında Barış Gücü görevlilerinin gerçekleştirdiği öne sürülen suç vakalarının sayısı 25'e ulaştı. Barış Gücü personelinin suç teşkil eden eylemlerinden hukuken kimin sorumlu olduğuna dair bir belirsizlik de sürüyor.

Tüm bunlar elbette BM'nin güvenilirliğini zedeleyen olaylar. Görünen o ki, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in de vurguladığı gibi, "BM Barış Gücü'nde reform şart". Öncelikle, zulüm ve haksızlığa uğrayan zavallı insanlara barış, huzur, güvenlik ve esenlik taşıma gibi kutsal bir misyonu suiistimal etmek çok büyük bir insanlık suçu sayılmalı. Mazlum ve yardım bekleyen insanları sömüren, istismar eden, taciz eden Barış Gücü görevlileri ağır cezai yaptırımlara tabi tutulmalı.

Yalnızca Barış Gücü için değil BM'nin geneli için, yıllardır dünyanın en büyük krizleri karşısında pasif ve etkisiz kalmasına neden olan engelleri giderecek geniş çaplı reformlar gerekiyor. Bu konuda ilgili teknik ve hukuki düzenlemeler, iyileştirmeler için tüm üye ülkelerin temsilcilerinden oluşacak bir komisyonun ortak çalışması ve çoğunluk kararı alması çok önemli. Örgütün acil insani müdahaleler karşısında elini kolunu bağlayan "daimi üyelik", "veto yetkisi" gibi temel konular en küçük tıkanıklığa, acizliğe ve çözümsüzlüğe yol açmayacak biçimde yeniden formüle edilmeli.

Yapılacak bu reformlar ve alınacak köklü tedbirlerle BM'nin temel "barışı koruma" misyonu en hızlı ve verimli bir biçimde yeniden devreye sokulmalı. Zira, tüm ülkelerin, şemsiyesi altında toplanacağı etkin, adil, güçlü güvenilir bir BM'ye tüm dünyanın acil ihtiyacı var.

Adnan Oktar'ın New Straits Times'da yayınlanan makalesi:

https://www.nst.com.my/opinion/columnists/2017/10/290173/reform-un-peacekeeping-op

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/259356/bmnin-barisi-koruma-misyonu-yenidenhttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/259356/bmnin-barisi-koruma-misyonu-yenidenhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/new_straits_times_adnan_oktar_reform_UN_peacekeeping_op2.jpgFri, 13 Oct 2017 02:22:28 +0300
Zorluklara Rağmen Birlik Olarak Güçlenen Amerika

“Birlik olmadan güç olmaz”

“Birlik kuvvettir.”

“Birlikten kuvvet doğar.”

İrlanda, Amerika ve Türkiye’de kullanılan bu sözlerin benzerine her ülkede rastlamak mümkün.

İnsanlar farklı kıtalarda da yaşasalar, farklı kültürlere sahip de olsalar birlik olunduğunda, yardımlaşıldığında işlerin kolaylaştığını herkes bilir. Günümüzde bu gerçek, Amerika’da bütün yönleriyle somut olarak yaşanıyor. Sadece Birleşik Devletler değil, Küba, Puerto Rico, St Martin ve bir çok ada ülkesi kasırgalar ve sellerle mücadele ediyor. Ölümcül kasırgalarla sarsılan Birleşik Devletler’de de fedakarlık görüntülerine her zamankinden daha fazla rastlanıyor. 100’lerce milyon dolarlık zarar veren kasırgalar tarafından vurulan Amerikan halkı kısıtlı imkanlarına, hatta kendisi ihtiyaç içinde olmasına rağmen birbirine kilitlenerek, birlik olarak bu zorlukları aşmaya çalışıyor. Dualarımız bu felaketle karşı karşıya kalan tüm halklarla birlikte. Başkan Trump da Harvey kasırgasından sonra Amerikan halkının bu güzel ruhuna dikkat çekmiş ve herkesi hem Amerika’daki kasırga mağdurları hem de tüm dünya için dua etmeye davet etmişti:

“Amerikalılar her zaman kendi vatandaşlarının yardımına yetişir, arkadaşlar birbirine yardım eder, komşular birbirine yardım eder, yabancılar birbirine yardım eder…

Ulusumuzun başlangıcından beri çok zor durumlarda Amerikalılar Allah’ın yardımını ve Allah’ın bağışlamasını istemek için bir araya gelmişlerdir. Tüm Amerikayı ailesini, arkadaşlarını kaybedenler ve acı çekenler için dua etmeye davet ediyorum.” (https://www.realclearpolitics.com/video/2017/09/01/president_trump_proclaims_national_prayer_sunday_for_hurricane_harvey_victims.html)

26 milyon kişiyi etkileyeceği düşünülen Irma kasırgası saatte 200 kilometreyi aşan bir rüzgarla birlikte Karayip adalarını, Florida eyaletini, Miami plajlarını etkisi altına aldı. En güçlü kabul edilen beşinci kategoriye dahil edilen Irma Kasırgası, Karayipler'deki Barbuda adasının yüzde 95'ini yıktı.

Olağanüstü hal ilan edilen Florida'nın Valisi Rick Scott, tahliye emri verilen yaklaşık 6.5 milyon kişiye "evlerinizi hemen terk edin" uyarısı yapmıştı ki bu sayı, eyalet nüfusunun yaklaşık yüzde 30'una denk geliyor.

Kızılhaç'a göre Irma Kasırgası 1.2 milyon ile 26 milyon arasında kişiyi etkiledi, ki bu ilk veriler. Kasırga tarafından kuvvetli şekilde vurulan Florida’daki durum öylesine ciddi ki, Vali Rick Scott, “Bilinenin dışında bir kasırga, Eyaletimiz böyle bir şeyi hiç görmedi” diyerek yaşananları özetledi. (http://abcnews.go.com/US/hurricane-irma-forecast-strike-florida-keys-category/story?id=49697542)

Florida’da da 1 milyon eve elektrik verilemedi. 7 milyondan fazla insan bölgeden tahliye edildi. 10 milyonlarca insan sığınaklara yerleştirildi ki bu sayılar kısa bir süre içinde daha da yükseldi. (http://www.telegraph.co.uk/news/2017/09/10/hurricane-irma-florida-keys-latest-news/)

Irma’nın Karayiplerdeki tahribatının büyüklüğünü ise öncesi ve sonrası karşılaştırmaları yapılan yıkım fotoğraflarında görmek mümkün. Rüzgarın şiddetinin yavaşlayıp durmasını beklemek ve güvenli yerlere sığınmak dışında yapılacak bir şey olmadığını Florida Valisi Scott “Kasırga burada, tek çareniz kasırganın yolundan çekilmek” sözleriyle özetledi.

(http://www.telegraph.co.uk/news/2017/09/10/hurricane-irma-florida-keys-latest-news/)

Üstelik Irma bu dönemde beklenen kasırgaların sonuncusu da değil. Atlas Okyanusu’nda yaşanan en şiddetli kasırga olarak nitelendirilen Irma henüz bitmeden, Jose ve Katie adı verilen iki yeni kasırganın daha Amerika’ya doğru ilerlediği açıklandı.

CNN’in kasırgalar hakkında yayınladığı bazı istatistikler ise oldukça dikkat çekici:

  • Tarihte ilk kez,  4. kategori ve üstünde iki kasırga aynı anda 2017 yılında vurdu.
  • 1966’dan, uydularla kasırgalar takip edildiğinden beri, Irma kasırgası 5. kategori şiddetinde 3 gün kalan tek kasırga oldu.
  • Irma iç kısımlara doğru ilerlediğinde, 45 milyondan fazla insan fırtınanın 39 mph+ üzerindeki rüzgarlarını Florida, Georgia, Alabama, Tennessee, Kuzey Carolina ve Güney Carolina’da hissetti.
  • İrma’nın ulaştığı en yüksek hız saatte 185 mil (yaklaşık 300 km) (http://edition.cnn.com/2017/09/09/us/hurricane-irma-florida-latest/index.html?sr=fbCNN091017hurricane-irma-florida-latest1131AMStory)

Kasırgalar devam ederken Amerika’da tüm dünyanın içini ısıtan görüntülere de daha çok rastlanmaya başlandı. İnsanlar hiç tanımadıkları kişilere evlerini açmak için birbirlerini teşvik ediyorlar, sele kapılanları kurtarmak için kimi zaman kendi hayatlarını tehlikeye atarak insan zincirleri oluşturuluyor.

Atlantik Okyanusunda gerçekleşen kasırgalardan sonra Kuzey Carolina, Georgia ve Colorado'da yaşayanlar, tahliye olan mağdur insanlara evlerini açtılar. 

Kuzey Carolina'da yaşayan Lawren Durham, "Ben de Katrina kasırgasında hayatta kalanlardan biriyim. Kıyı kesiminden uzakta bir evim var, burada birkaç kişi daha var ve evlerimizde barınacak yerlerimiz var, aileleri ve insanları evimize almak istiyoruz, lütfen bizimle iletişime geçin" diye çağrı yaptı. http://edition.cnn.com/2017/09/07/us/hurricane-evacuees-housing-gesture-trnd-cnntv/index.html

Zorluklar bir ulusu birbirine kenetliyor, belki de yıllardır unutulmuş olan kardeşlik, yardımlaşma, güven gibi duyguların tekrar hatırlanmasını ve yoğun olarak yaşanmasını sağlıyor. "Hiçbirini tanımıyorum ama yardıma ihtiyaçları vardı, geldim" diyerek birbirinin yardımına koşan Amerikan halkı Hz. İsa’nın kendilerine öğrettiği kardeşlik ve sevgi ruhunun güzel bir örneğini sergiliyor. Houston’da ise sokaklarda uzun kuyruklar görmek mümkün, bunu ilk anda yemek ya da su kuyruğu zannedenler yanılıyor. Bunlar, Harvey kasırgasında zarar gören insanlara yardım etmek için gönüllü olan insanların sokaklarda oluşturduğu kuyruklar. http://www.telegraph.co.uk/news/2017/08/31/army-volunteers-line-streets-help-hurricane-harvey-victims/

Temennimiz felaket dönemlerinde ortaya çıkan yardımlaşma ve fedakarlık duygusunun her güne hakim olması. İnsanlara bencilliği öğreten ideolojilerin etkisinin tamamen ortadan kalkması. Unutmayalım ki herkes birbirine yardım ederse, herkes bir başkasını düşünürse ihtiyaç sahibi insan bir süre sonra kalmaz. Allah kasırgalardan etkilenen Güney Amerika’yı, ABD halkını ve tüm dünyayı korusun.

Adnan Oktar'ın Al Bilad'da (Kanada) yayınlanan makalesi

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/259267/zorluklara-ragmen-birlik-olarak-guclenenhttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/259267/zorluklara-ragmen-birlik-olarak-guclenenhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/al_bilad_adnan_oktar_seeing_good_come_in_the_face_of_disaster2.jpgWed, 11 Oct 2017 04:59:13 +0300
Referandum Kürtlere Ne Getirecek?

Ortadoğu gibi farklı çok sayıda inanç mensubunun ve etnik kökenin birlikte iç içe yaşadığı bir coğrafyada bu sorunun cevabı –akılcı, gerçekçi ve vicdani bir değerlendirme yapıldığında- aslında çok açık: Her parçalanma daha büyük ve yeni sorunlar getirir. Irak’ın toprak bütünlüğünün bozulması Kürtleri de mağdur eder. Ortadoğu’nun ihtiyacı olan halkların arasına yeni sınırlar çekilmesi değil, dostluğun, sevginin ve kardeşliğin pekiştirilmesidir. Suriye ve Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması bu yüzden önemlidir.

Yaklaşık 2 yıldır kapalı olan Kuzey Irak Meclisi, 111 milletvekilinden sadece 65'inin katıldığı bir oturumla 25 Eylül 2017’de “Bağımsızlık referandumu” düzenleme kararı aldı. Halka, "Irak merkezi yönetimi dışındaki Kürdistan bölgesinin bağımsız bir devlet olmasını istiyor musunuz?" diye soruldu ve %92 bu soruya “Evet” cevabını verdi. Oysa referandumdan bir kaç gün öncesine kadar muhalefet partileri, Türkmenler ve Araplar gibi bölgedeki farklı etnik unsurlar, Şengal ve Ninova’daki Ezidiler, hatta KDP (Barzani’nin lideri olduğu parti)’ye oy veren Kürtlerin dahi önemli bir kısmı referandumu doğru bulmuyor ve bunu açıkça ifade ediyordu. Örneğin, Kuzey Irak’ın ana muhalefeti sayılabilecek Goran (Değişim) Hareketi'nden Meclis Başkanı Yusuf Muhammed Referandumu meşru bulmadığını, Bağdat'la diyaloğa gidilmesi gerektiğini ifade etmişti. Bazı Kürt siyasiler ve STK’lar ise “Şimdilik Hayır” sloganıyla referandum karşıtı kampanya düzenlemişti. Ortak kanaat, referandumun bölgeye yeni bir kazanım sağlamayacağı, tam tersine gerginlik ve çatışmalara sebep olabileceği ve halkın mağduriyetiyle neticeleneceği idi. Bu kanaatin doğruluğu şimdiden teyit edilmeye başlandı bile.

2014’de Irak içinde ilerlemeye başlayan ve Musul’u ele geçiren DEAŞ, Barzani yönetimini doğrudan savaş içine soktu. Savaşın yanı sıra Suriye ve Irak’tan gelen mültecilerin bakımı, merkezi yönetimden gelecek olan %17’lik petrol gelir payının gelmemesi, PKK’nın Sincar bölgesinde özerklik ilan etme girişimleri, ekonomik durgunluk yüzünden yaşanan protestolar, İran sınırında yaşanan gerginlikler ve siyasi iç tartışmalar Barzani yönetiminin karşılaştığı zorluklardan bazılarıydı. Barzani, referandumu muhtemelen bu zorluklardan bir çıkış yolu ya da siyasi bir manevra olarak değerlendirdi. Zira Kasım ayında Kuzey Irak’ta seçim olacak ve Barzani bu seçime “bağımsızlığa adım atan lider” olarak girmek istiyor. Ancak bu, halkın iyiliğini düşünmekten uzak ve son derece yanlış bir strateji.

Bağdat ile Kürtler arasındaki ilk özerklik anlaşması 1970’te yapılmıştı. Kürtler 1991’de ABD’den destek alarak kendi denetimlerinde bir alan elde ettiler. 2005’te ise bu alan Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) adı altında yasal bir statü kazandı. Bu statü kazanımı sırasında sınırlar netleşmedi, özellikle de Kerkük gibi petrol açısından zengin topraklar tartışmalı alanlar olarak kaldı. 2014’teki DEAŞ saldırısını fırsat bilen IKBY Kerkük’ü kontrolü altına aldı. Ancak Kerkük ve Musul, Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, üzerinde Türkiye’nin de hakkı bulunan, son derece hassas ve tartışmalı alanlar. Üstelik bu alanlar IKBY’nin iddia ettiği gibi Kürt çoğunluktan oluşmuyor. Nüfusunun büyük kısmı Türkmen ve Arap olan Kerkük’ün dayatma ve oldu bitti ile IKBY’ne katılmak istenmesi ileride Türkmen-Arap-Kürt çatışmasına yol açabilecek çok tehlikeli bir adım.

Nitekim, Merkezi Irak yönetimi referandum kararının Anayasa’ya aykırı olduğunu ve meşruiyetinin olmadığını ifade etti. BM de dahil olmak üzere uluslararası kurumlar ve ABD, Rusya gibi bölgede etkin ülkeler referanduma destek vermediler. Kuzey Irak’ın komşuları, bölgenin iki büyük ülkesi Türkiye ve İran da bu referandum kararına haklı endişelerle karşı çıktı. Komşu ülkelerin, merkezi yönetimin ve uluslararası kurumların tüm çağrılarına rağmen Barzani yönetimi referandum kararında ısrarcı davrandı. Ve Barzani’nin bu ısrarcı tutumu IKBY’ne karşı ardı ardına tedbirler ve kararlar alınmasına sebep oldu.

İlk olarak İran ve Türkiye sınır kapılarını kapatacağını duyurdu. Irak ve Türkiye ordusu Türkiye-Irak sınırında ortak tatbikat yaptı. İran, Kuzey Irak sınırına tanklarını yığdı. Irak merkezi yönetimi de Erbil’in hava sahasının tüm uçuşlara kapatıldığını duyurdu. Irak Yüksek Mahkemesi, referandum sorumlularına karşı ülkenin birliğini bozma ve ülke güvenliğini tehlike oluşturması suçlamasıyla soruşturma başlattı. Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Nuri el-Maliki ise, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi'nin (IKBY) yasa dışı referandumunu "Irak halkının birliğine karşı savaş" olarak nitelendirdi.

Görünen o ki, peşmergenin ve memurlarının maaşını ödeyebilmesi için kendisine maddi destek veren, peşmergeye askeri eğitim ve malzeme sağlayan, Barzani’nin şahsı ve hükümetinin korunması için tedbirler alan Türkiye ile istişare dahi etmeden alınan ve Türkiye’nin eleştirilerine hiç itibar etmeden uygulanan bu karar, IKBY’ni daha da zorlu bir sürecin içine itecektir. Referandum, halka lanse edildiği gibi bağımsızlık getirmeyecek. Tam tersine Kuzey Irak’ın mevcut kazanımlarını da kaybetmesine sebep olacak, daha da kötüsü bir türlü durulmayan Ortadoğu’da yeni çatışmalara da zemin hazırlayacaktır. İslam dünyasının ise yeni çatışmalara değil muhtelif bölgelerde akan kanı bir an önce durdurmaya, bunun için de birlik olmaya ihtiyacı vardır.

Bir coğrafyayı kontrol altında tutmanın en kolay yolu küçük parçalara ayırmak, bu küçük parçaları da birbiriyle sürekli çatıştırarak enerjilerini tüketmelerini sağlamaktır. Yaklaşık 100 yıldır Ortadoğu’da yapılan da budur. Barzani yönetimi mevcut durumda siyasi olarak yeterince güçlü değildir. Referandum sonrasında artacak gerginlik Barzani iktidarının devrilmesi için kolay bir zemin oluşturabilir. Barzani’nin devrilmesinin ardından ise iktidar, Kuzey Suriye’de olduğu gibi PKK terör örgütünün hakimiyetine geçebilir. Kuzey Irak ve Kuzey Suriye’nin PKK yönetiminde birleştirilerek kurulacak olan komünist bir devlet ise herkesten önce Müslüman Kürt halkını ezecektir. Bununla da kalmayacak Ortadoğu’da yeni bir Kuzey Kore inşa edilmiş olacak tüm Müslüman ülkeler ciddi bir tehditle karşı karşıya kalacaktır. Kuşkusuz Kürtler Saddam dönemi başta olmak üzere  çeşitli dönemlerde büyük acılar yaşamış bir halktır. Bu acıları onarmanın ve hak ettikleri güzel günleri yaşamalarının yolu ise kendilerini daha küçük bir parçanın içine hapsetmek değildir. Akılcı ve doğru olan kolay yutulabilecek küçük bir lokma haline gelmek yerine, başta her zor günde yanlarında olan Türkiye olmak üzere, tüm Müslüman ülkelerle ortak hareket ederek, güçlü bir ittifakın parçası olmaktır.

Adnan Oktar'ın Arab Times & MENA FN'de yayınlanan makalesi:

http://www.arabtimesonline.com/news/will-referendum-bring-kurds/

http://menafn.com/1095932399/What-will-referendum-bring-for-Kurds?ARAB-TIMESKUWAIT-NEWS#

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/259222/referandum-kurtlere-ne-getirecekhttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/259222/referandum-kurtlere-ne-getirecekhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/arab_times_adnan_oktar_what_will_referendum_bring_for_Kurds2.jpgMon, 09 Oct 2017 18:41:34 +0300
Richard Dawkins ve Darwinistlerin Hayallerindeki Ara Geçiş Formları

Evrim teorisi bir türün çok küçük değişikliklerle yepyeni bir türe dönüştüğünü iddia eder. Ancak bunun kanıtlanması için söz konusu değişikliklere ait ara türlerin bulunması ve bunların da bilimsel delil olarak sunulması gerekir. İddia edilen ara türler hayali bir ata türden başlayıp gelişmekte olan yeni organlar, sistemler veya uzuvlara sahip olmalıdır. Ancak deneme ve yanılmalar içeren ve milyonlarca yıl sürdüğü iddia edilen böyle hayali dönüşümlerin sonucunda ortaya yarım uzuvlar veya eksik organlara sahip, başarısız ara-türler çıkacaktır. Dikkat çekici olan, fosil kayıtlarında böyle bir değişime şahitlik edecek TEK BİR TANE BİLE ARA FORM OLMAMASIDIR. Fosil kayıtları, evrimcilerin beklentilerinin aksine, tam ve eksiksiz organ ve sistemlere sahip canlı türleriyle doludur. Bu da bize bugüne kadar yaşamına şahitlik ettiğimiz milyonlarca türün 100 milyonlarca yıl önce de aynı özelliklere sahip olarak yaşadığını gösterir.

Fosil Kayıtlarında Karmaşa YOKTUR

Teadüflerin hüküm sürdüğü bir dünyanın beraberinde karmaşayı da getirmesi beklenir. Böyle hayali bir sistemde canlılarda simetri olması ya da estetik oluşması mümkün değildir. Hatta tesadüflerin hüküm sürdüğü bir dünyada canlılığın bile var olması mümkün değildir. Evrimin sözde mekanizması olarak öne sürülen mutasyonlar DNA’da bozulmalara ve eksikliklere sebep olmakta ve bunun sonucunda da çarpık ve düzensiz yapılar, organ ve sistemlerde bozukluklar ortaya çıkmaktadır. Evrim iddiasına göre, mutasyona uğramış, dolayısıyla varlığını sürdürememiş garip canlıların fosil örnekleriyle sıklıkla karşılaşmamız gerekirdi. Ne var ki tek bir örnek bile yoktur.

İşte evrimciler için ana sorun teşkil eden bu durum ilk olarak Charles Darwin tarafından itiraf edilmiştir:

“Eğer gerçekten türler öbür türlerden yavaş gelişmelerle türemişse, neden SAYISIZ ara geçiş formuna rastlamıyoruz? Neden bütün doğa bir KARMAŞA halinde değil de, TAM OLARAK TANIMLANMIŞ ve yerli yerinde?… (Charles Darwin, The Origin of Species, s.172-280)

Teorinin kurucusu olmasına rağmen Darwin, canlılık tarihine şahitlik eden fosillerin hiç bir karmaşaya sahip olmadığını, mükemmel bir düzgünlükte olduğunu itiraf etmiştir. Garip görünümlü ara türler tarih boyunca hiç var olmamıştır. Türler fosil kayıtlarında ortaya çıktıkları ilk anda, eksiksiz organlarıyla ve simetrik uzuvlara sahiptir.

Sayısız Ara Tür YOKTUR

Fosil kayıtlarında her zaman için tam ve eksiksiz canlıların fosil örneklerine rastlarız. Bunların bir kısmı mükemmel uzuvlarıyla ortaya çıkıp daha sonra soyu tükenmiş canlılara, bir kısmı ise milyonlarca yıl önce bugünkü görünümleri ile ortaya çıkmış olan ve bugün de yaşayan canlılara aittir. Evrimcilerin iddia ettiği şekilde ara özellikler geliştiren ara canlılar ise kesin olarak yoktur. Fosil kayıtlarında TEK BİR ARA FORM FOSİLİNE DAHİ RASTLANMAMIŞTIR.

Evrimci iddialara göre düşünülecek olursa, hayali ara-türlerin sayısının, bugün bilinen tür sayısının geometrik katları şeklinde olması gerekirdi. Sözde evrim ağacı başarısız türlerle dolu olmalı ve devam etmeyen sayısız dala sahip olmalıdır. Bu sayı ise trilyonlar ile ifade edilebilir. Charles Darwin de ‘varlığını umduğu ancak bir türlü bulunamayan’ ara-türlerin miktarını her defasında üstüne basarak SAYISIZ diye ifade etmiştir:

SAYISIZ ara geçiş formu olmalı, fakat niçin yeryüzünün SAYILAMAYACAK KADAR ÇOK KATMANINDA gömülü olarak bulamıyoruz?.. Niçin HER JEOLOJİK YAPI VE HER TABAKA böyle bağlantılarla dolu değil? (Charles Darwin, The Origin of Species, s.172-280)

Darwin’in de üzerinde durduğu gibi, eğer evrim iddiası doğru olsaydı, hemen her jeolojik tabaka böyle başarısız denemelerle yani garip görünümlü ara-türlerle dolu olmalıydı. Kazılan her fosil katmanında trilyonlarca olması gereken hayali ara-türlere ait örneklerle karşılaşılmalıydı. Ne var ki, durum bunun tam tersidir. Fosiller, tek bir ara form örneği göstermeyerek evrimi yalanlamıştır.

Türlerin Değişmeden Sabit Kaldığı Gerçeği

Fosil bilimi olan paleontoloji, canlı türlerinin değişmediğini ve canlıların, yeryüzünde yaşadıkları süre boyunca hep sabit kaldıklarını ortaya koymaktadır. Ünlü evrimci paleontolog Niles Eldredge de bu durumun reddedilemeyecek bir gerçek olduğunu şöyle ifade etmiştir:

Stasis (durağanlık- sabit kalma) artık, türlerin evrimsel tarihinde egemen bir paleontolojik seyir olarak oldukça fazla sayıda belgelenmiştir. (Niles Eldredge, Reinventing Darwin, 1995, s. 77 - http://bevets.com/equotese.htm)

Canlı türlerinin yeryüzünde bir anda tam halleriyle ortaya çıktıkları ve varlıkları boyunca değişmeden sabit kaldıkları açık bir gerçektir. Bu hiç bir paleontolog tarafından aksi iddia edilemeyen, hep itiraf edilen bir durumdur. Önde gelen evrimcilerden, Amerikalı paleontolog ve bilim tarihçisi Stephen Jay Gould, fosil kayıtlarının en belirgin bu iki özelliği hakkında şöyle yazmıştır:

Fosilleşmiş türlerin çoğunun tarihi, kademeli evrimle çelişen iki farklı özellik ortaya koymaktadır:

1. Durağanlık: Çoğu tür, dünya üzerinde var olduğu süre boyunca hiçbir yönsel değişim göstermez. Fosil kayıtlarında ilk ortaya çıktıkları andaki yapıları ne ise, kayıtlardan yok oldukları andaki yapıları da aynıdır. Morfolojik (şekilsel) değişim genellikle sınırlıdır ve belirli bir yönü yoktur.

2. Aniden ortaya çıkış: Herhangi bir lokal bölgede, bir tür, atalarından kademeli farklılaşmalara uğrayarak aşama aşama ortaya çıkmaz; bir anda ve "tamamen şekillenmiş" olarak belirir. (S. J. Gould,"Evolution's Erratic Pace", Natural History, vol. 86, May 1977)

 Gould yine Natural History dergisindeki bir yazısında itiraflarına şöyle devam eder:

Birçok fosil türünün jeolojik yaşam süresi boyunca durağanlığı ya da hiçbir değişim geçirmeyişi, tüm paleontologlar tarafından sözle ifade edilmeksizin onaylanmıştır, ancak asla üzerinde etraflıca çalışılmamıştır... Durağanlığın çok yaygın olması, fosil kayıtlarının utandırıcı bir özelliği haline geldi ancak yokluğun (ki bu evrimin yokluğudur) bir ilanı olarak gözardı edilmiş olarak bırakıldı. (S. J. Gould, "Cordelia's Dilemma", Natural History, Şubat, s. 10-18)

Yaratılış Atlası ve Fosiller ‘Biz Değişmedik’ Diyor

Görüldüğü gibi, fosillerin günümüz örnekleri ile karşılaştırılması ve herhangi bir değişiklik olmadığının gösterilmesi ‘bilinen’ bir gerçeğin halka açıklanmasından başka bir şey değildir. Toplumdan hep saklanan bu gerçek Harun Yahya müstear ismiyle tanınan yazar Adnan Oktar’ın dev eseri Yaratılış Atlası ile kitlelere ulaştırılmış ve yaygınlaştırılmıştır. Paleontoloji türlerin iddia edildiği gibi milyonlarca yıl içinde yavaş değişimlerle ortaya çıkmadığını, ancak mucizevi şekilde, mükemmel halleriyle bir anda ortaya çıktıklarını göstermiştir. Sayın Adnan Oktar’ın çalışmaları ile halktan uzun yıllardır saklanan bulgular ve fosiller gün yüzüne çıkarılmış, evrimcilerin sırları deşifre edilmiştir.

Bu sıradışı eserde yalnızca 2000 kadar fosil ayrıntılı fotoğraflarıyla sergilenmişse de, üniversitelerde veya müzelerde tarihlendirilmiş olarak depolarda saklanmakta olan tasnif edilmiş fosil sayısı 700 milyon kadardır. Gerçekleri hazmedemeyen bazı evrimcilerin Atlas'ta yer verilen yalnızca 3-4 fosil üzerine senaryolar yazarak, haksız eleştiriler yapmaya çalışmaları durumlarını ortaya koyması açısından çok vahimdir. Bu eleştiriler de, bilimsel olmaktan uzak olup hicivden öteye gitmemektedir. Çünkü söz konusu fosillerin bilimsel literatürde binlerce başka örneğinin olduğu da malumdur.

Hayali Ataları Matematikle Arama

Evrimciler insanın şempanze ile ortak bir atadan geldiğini öne sürerler. Bir gün şempanzeler insanlara en yakın denirken, daha sonra aslında bonoboların daha yakın olduğu gibi spekülasyonlar uzadıkça uzar. Peki herhangi bir dönüşüme dair herhangi bir kanıt gösterilemezken Darwinistler neye göre akrabalık bağı kurmaktadırlar? İşte burada evrimciler, kendi türettikleri ve bilimsel hiçbir geçerliliği olmayan istatistik formülleri üretirler.

Buradaki göz boyama, iki türün, belli genlerine ait seçilmiş bazı baz-çiftlerinin karşılaştırılmasına dayanır. Burada iki türün genomlarına ait tüm kodların birebir karşılaştırıldığı zannedilmemelidir. Hayali soy ağacını oluşturmada kullanılan bu hileyi yakından incelediğimizde bu gerçek daha iyi anlaşılır:

İnsan ve maymunlar arasında genetik benzerlik çalışması yapılırken yalnızca belli genler kaşılaştırılır. Örneğin yaşayan primatların soyağacını çizerken 54 gene ait 34.927 baz çifti ele alınmıştır. İnsanın yaklaşık 25.000 geni vardır ve burada hepsi birden karşılaştırılmaz.

Evrimciler şempanze ile insan genomu arasında başta %1’lik bir fark olduğunu öne sürerken daha sonra bu farkın %4 olduğu kabul edilmiştir. Bu oran, yaklaşık 35 milyon nükleotide karşılık gelir. Evrimciler, bu farkın kapatıldığı hayali bir mekanizma arayışı içindedirler. Bunun için, DNA üzerinde değişiklik yapan, kodları ekleyip çıkaran, fakat bunu yaparken de organizmaya tümüyle zarar veren mutasyonları öne sürerler. Bu şekilde tarihte geriye gidildiğini, mutasyonların düzenli aralıklarla çalıştıklarını ve mutlaka faydalı etkileri olduğunu –ki bu imkansızdır- iddia eder ve buradan iki türün ne zaman ayrılmış olabileceğine dair sahte hesaplamalar yaparlar. Ortada hayali ortak ataya ait herhangi bir fosil yoktur, ara-türler de yoktur; fakat buna rağmen evrimciler "tahmin" başlığı altında bilimsel geçerliliği olmayan hesaplamaları kamuoyuna gerçekmiş gibi sunarlar. Bu iddiadan yola çıkarak bilgisayara girilen hayali veriler Bayes formülü adı altında çalıştırılır ve yine hayali olan verilerle yapılan hesaplamalar sonucunda 5-7 milyon yıl önceki hayali ortak ataya ulaşıldığı yalanı ortaya atılır.

İstatistikte Bayesyan Yaklaşımı ve Önkabullerden Kaynaklanan Bilimsel Hatalar

Bazı istatistik hesaplamalarında kullanılan Bayes formülü, belli bir iddiaya dair geriye doğru analiz yapmayı sağlar. Bayes formülü, koşullu olasılıkların hesaplanmasında kullanılır. Yani eğer bir kişi ‘iki tür daha önce tekti’ diye bir iddia girerse, formül bu sahte hipotezi doğrulamak için çalışır ve 35 milyon nükleotid farkının kapanması için kaç milyon yıl geçmiş olması gerektiğini hesaplar. Oysa gerçekte 35 milyon nükleotid farkı hiçbir zaman kapanmamıştır ama iddia bu şekilde girildiği için o veya bu şekilde formül, bir sonuç çıkarmaktadır. Bu yüzdendir ki, Bayesçi yaklaşım fiziksel bir kanıta dayanma yerine, bir insanın herhangi bir olaya olan inanç derecesi olarak bilinir.

Görüldüğü gibi genler üzerindeki uçurumlar bilgisayar formülleriyle zihinlerde kapatılmış, canlılık tarihi isteğe göre yazılmıştır. ‘Evrim var’ önkabulüyle yapılan bu tür çalışmaların bilimsel bir yönü olmadığı, tamamen ideolojik amaçlara hizmet ettiği açıktır. Bilginin kodlandığı tek bir genin bile kendi kendine nasıl ortaya çıktığını açıklayabilmekten uzak olan bu zihniyet, genetiği kendince bir kılıf olarak kullanmaktadır.

Paleontoloji, histoloji, biyokimya ve diğer tüm bilim dalları, canlılığın tesadüfen oluşamayacak düzeyde kompleks olduğunu ortaya koymaktadır. Tüm canlı türleri, bu türlere ait tek bir hücre, hatta tek bir protein bile Allah’ın sonsuz bilgisi ve gücünün ürünüdür.

Adnan Oktar'ın News Rescue'da (Amerika) yayınlanan makalesi:

http://newsrescue.com/transitional-forms-richard-dawkins-darwinists-dream/#axzz4uvROXrAH

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/259074/richard-dawkins-ve-darwinistlerin-hayallerindekihttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/259074/richard-dawkins-ve-darwinistlerin-hayallerindekihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/news_rescue_adnan_oktar_transitional_forms_richard_dawkins_and_the_darwinists_dream_of_having2.jpgSat, 07 Oct 2017 02:52:53 +0300
Sapiens Kitabı ve Yuval Noah Harari’nin Evrimci Tarih Yanılgısı2012 yılında satışa sunulan ve ilk Türkçe baskısı 2015’te yapılan “Sapiens” kitabı, “İnsan türünün kısa bir tarihini anlattığı” iddiasıyla ortaya çıktı. Ateist altyapıya sahip pek çok bilimsel ve felsefi yayında olduğu gibi, bu kitap da sözde evrimsel süreçle insanın tarihini anlatmaya başlıyor. Kitabın adı olarak seçilen “Sapiens” kelimesi de, insanın tarihsel, politik ve sosyal yönünü vurgulamak yerine, evrim iddialarını öne çıkarmak için bilinçli olarak seçilmiş. Kudüs İbrani Üniversitesi’nde tarih profesörü olan Harari’nin yazdığı bu kitabın, bir tarih kitabı olmadığı çok açık. Kitapta insanın sözde evrimsel gelişimi ve devamında sosyal Darwinizm’in anlatıldığı bir ateist ideoloji propagandası hakim.

Kitap akademik yönden insanlık tarihini anlattığı iddiasında ancak başından sonuna  kadar kitabın her cümlesinde Darwinist düşüncenin izleri görülüyor. Üstelik kitapta Darwinizm, bilimsel kanıtlar sunulmadan bir ön kabul olarak okuyucuya sunuluyor. Bu ön kabul üzerine inşa edilen sözde insanlık tarihinin gelişimi, adeta bir masal havasında canlandırılıyor. Bu sebeple kitap, tarih kitabı özelliği içermediği gibi, bilimsel tek bir kanıtı olmayan sözde evrimci mantığa dayandığı için biyoloji açısından da bilimsel bir değer taşımıyor. Yazarın ateist düşünce yapısı ile yazdığı kitap felsefe kitabı olmaktan öte değil.

Kitabın tek olumlu yanı, “Darwinist düşünce topluma hakim olsa dünyanın nasıl bir kargaşa içine düşeceği” gerçeğine yer vermesi. Darwinist düşüncenin bir sonucu olan vahşi kapitalizm, faşizm ve komünizmin yol açtığı bozuk sosyal yapının mutsuzluk getireceği kitapta açıklanıyor açıklanmasına ancak bu soruna herhangi bir çözüm önerisi sunulmuyor.

Kitap tarihi bilgilerden çok evrimci felsefe üzerine bina edildiğinden, içinde geçen sözde evrimsel yorumlara cevap vermek son derece önemlidir. İnsanın evrimle değil Allah’ın yaratması ile var olduğunun açıkça ortaya konması, kitabın tüm felsefesini çökertecektir. Dünyayı etkisi altına almış olan mutsuz ve çarpık düzenden kurtulmanın tek yolunun Allah inancının dünyaya hakim kılınması ile mümkün olabileceği de bir kere daha hatırlatılmış olacaktır.

Kitabın içinde yer alan tüm iddialara cevaplar Harun Yahya eserleri ve internet sitelerimizde ayrıntılı olarak yer almaktadır. Burada iddiaların hepsini cevaplamak mümkün olmadığından belli başlı olanları cevaplandırılmıştır.

“6 milyon yıl önce yaşamış ortak ata” iddiası

Evrimci mantıkta, “insanın diğer hayvanlardan farklı olmadığı” telkini yapılır ve “insanın hayvanlarla ortak ataya sahip olduğu” masalı empoze edilir. Harari de bu iddiayı kitabının ilk sayfalarında masalsı bir üslupla vermiştir:

“Sevelim ya da sevmeyelim büyük maymunlar adı verilen gürültücü ve büyük bir grubun üyesiyiz… Yalnızca 6 milyon yıl önce tek bir dişi maymunun iki kızı oldu. Bunlardan biri tüm şempanzelerin atası olurken, diğeri de bizim büyükannemiz oldu.” (Yuval Noah Harari. Sapiens İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi. Kolektif kitap, 2015, sayfa 19)

Hikaye tarzı bir anlatımla, bilimsellikten son derece uzak şekilde ortaya atılan bu iddia, bir delil olmaksızın evrimci ön kabul ile yazılmıştır. Öncelikle günümüze kadar, Darwinistlerin bu iddiasını kanıtlayacak tek bir ara fosil daha bulunamamıştır. Bulunması da imkansızdır, keza şu ana kadar elde edilen 700 milyondan fazla fosil, hiç değişmemiş, dolayısıyla evrim geçirmemiş canlılara aittir. “Ortak ata” iddialarını kanıtlayacak, bilimsel hiç bir delilleri olmayan evrimcilerin bu batıl inançlarının kaynağı, “Homoloji” olarak isimlendirilen farklı canlı türlerinde bulunan benzer fiziksel özelliklerdir. Evrimcilere göre maymunların da bizim gibi ellere sahip olmalarının nedeni, sözde “evrimsel akrabamız” olmalarıdır.

Evrimciler, birbirine benzer gördükleri canlıları, birbirinin atası veya ortak bir atadan gelen akrabalar olarak göstermeye çalışırlar. Bilimsel delillerle desteklenmeyen bu iddia ancak batıl bir inanç olarak değerlendirilebilir. Farklı canlı türleri arasındaki yapısal benzerlikler biyolojide “homoloji” olarak adlandırılır. Evrimcilerin homoloji konusundaki iddialarının ciddiye alınabilmesi için benzer organların benzer DNA şifreleri tarafından kodlanmış olması gerekirdi, oysa benzer organlar çoğunlukla çok farklı genetik kodlar tarafından belirlenir. Farklı canlıların DNA’larındaki benzer genetik kodlar da, çok farklı organlara karşılık gelir.  Bundan başka ortak  ata iddiasının geçerli olabilmesi için ara geçiş formlarının fosil kayıtlarında bulunması gerekir. Ancak fosil kayıtlarında rastlanan canlılar mükemmel organlara sahip olarak ortaya çıkan ve değişmeden nesiller boyu varlığını devam ettiren türlerden ibarettir. Bu da evrimsel bir sürecin yaşanmadığının ve canlıların yaratıldığının en büyük kanıtıdır.

Evrimin sözde mekanizması, ortaklıktan çeşitlenmeye (divergent) doğru gitmelidir. Halbuki evrimcilerin kendi yaptıkları evrim ağacı senaryolarında bile aralarında akrabalık bağı kuramadıkları canlıların benzer özellikler gösterdiği görülmüştür. Bu da evrimin divergent olması gerektiği mantığına tamamen terstir. Bütün teorileri çıkmaza giren evrimciler bu noktada farklı bir hipotez hayali daha kurarak adına “convergent (çeşitlilikten ortaklığa) evrim” derler. İşte bu, evrim mantığının iflas ettiği noktadır. Richard Dawkins gözün 40 ayrı kez evrimleştiğini iddia eder ki bunun mantıksızlığı herkesin malumudur. Bir organ tesadüflere dayalı olarak 40 kere evrimleşerek aynı noktaya ulaşamaz. Bu ancak bilinçli bir üst aklın yaratması ile mümkündür.

Canlılardaki benzerliklerden yola çıkarak teorilerini kanıtlamaya çalışan evrimciler için büyük sorunlardan biri de tamamen farklı gen yapısından aynı fiziksel özelliğin ortaya çıkmasıdır. Örneğin kamuflaj ustası bir çok canlı, üzerinde yaşadığı ortamın yapısına mükemmel derecede uyum gösterir. Resimlerde gördüğümüz böcek türlerinin hiç birinin genetik dizilimleri, üzerinde bulunduğu bitkinin genetik dizilimleri ile benzerlik göstermez. Farklı gen yapısından böylesine birebir aynılıkta fiziksel özelliklerin ortaya çıkabilmesi elbette ki hayranlık uyandırıcıdır. Hem bitkinin hem de böceğin gen yapısına hakim üstün bir Yaratıcı olmadan böyle bir sanatsal harikanın ortaya çıkması mümkün değildir. Kamuflaj özelliği gösteren bu canlılar Yuval Noah Harari temelli ortak ata iddiasında olan evrimcilerin hipotezlerini de çürütür.

Homolojiye dayalı bir evrim mantığı kurmak ancak teknolojinin yetersiz olduğu ve genetik bilginin varlığının hiç bilinmediği Lamarck ya da Darwin zamanlarında ortaya atılabilecek bir hipotezdir. DNA, RNA ve proteinin yapılarının ince ayrıntılarının bilindiği, canlı varlıkların gelişiminin çok hassas dengelerle ilerlediğinin ortaya konduğu günümüz yüksek bilim seviyesinde, böyle bir iddianın sürdürülmesi ancak eski evrim inançlarının inatla devam ettirilmesi şeklinde yorumlanabilir.

“100 bin yıl önce 6 farklı insan türü yaşadığı” iddiası

Klasik Darwinist düşüncenin sözde evrimleştirici olarak ortaya attıkları mekanizmalardan biri bildiğimiz gibi doğal seleksiyondur. Doğal seleksiyonun işleyebilmesi de toplumda çeşitlilik olmasını gerektirir. Toplum yapısının çeşitli olmadığı bir ortamda doğal seleksiyonun “güçlü olanın ayakta kalması” iddiasının işlemeyeceği düşünüldüğü için, evrimcilerin hep bir çeşitlilik ve genetik farklılık üretme çabaları vardır. Bu çabaların yürütüldüğü ortam da, genelde spekülasyona açık ve yalanlanmasının da zor olduğunu düşündükleri geçmişe ait fosil bulgularında kendine yer bulur. İnsanın tarihte ortaya çıkışı konusu da spekülasyon yapılan konulardan biridir. Evrimin ortaya atılmasından günümüze kadar geçen sürede, insana ve maymun türlerine ait fosil kayıtları üzerinde bir çok gerçeği yansıtmayan spekülasyon, hatta sahtekarlıklar yapılarak, sözde insansı, ara form veya yeni insan türü iddiaları ortaya atılmıştır. Harari de kitabın başlangıcında 100 bin yıl önce 6 farklı insan türünün aynı anda yaşadığını ve H. Sapiensin diğerlerine üstün gelerek dünya üzerinde tek insan türü olarak kaldığını iddia etmiştir. Farklı türler olduğu iddia edilen insanlar H. Neanderthalensis, H. Erectus, H. Soloensis, H. Floresiensis, H. Denisova ve H. Sapienstir ve farklı insan ırklarıdır. Nasıl ki günümüzde Eskimolar, Çinliler, Türkler gibi farklı insan ırkları varsa aynı şekilde o dönemde de farklı ırklar olmuştur. O dönemdeki insan ırklarının özellikleri de şunlardır:

Neandertaller:

Avrupa ve Asya’da M.Ö. 200 bin ile 30 bin yıllarında yaşamış iri ve güçlü bir insan ırkıdır. İlk fosilleri bulunduğunda “dik yürüyemeyen ara bir tür” olarak yansıtılmasına rağmen bu iddianın yanlış olduğu sonradan kanıtlanmıştır. Ara tür olduğu, insanın atası olduğu iddiaları tutmayınca, bu sefer de -Harari’nin de iddia ettiği gibi- Sapiens’le aynı zamanda yaşamış ama Sapiens tarafından ortadan kaldırılmış bir tür olduğu iddiaları ortaya atıldı. Sırf anatomik farklılıkların canlının başka bir tür olduğunu kanıtlamaya yetmeyeceğinin bilincinde olan evrimci çevreler son yaptıkları sözde bilimsel delillerine genetik çalışmaları da eklediler. Sözde modern insan %1-4 Neandertal geni taşıyordu yani ortadan kaldırılmış değil karışmışlardı. Halbuki bu iddia tam anlamıyla mantıksızdır:

100 bin yıl önceye ait bir DNA’nın, sağlam olarak bulunup, diğer canlılardan ve mikroorganizmalardan ayrıştırılması ve doğru gen dizilimini saptamak imkansızdır. İnsanın maymunla %95-98 benzer genetik yapıya sahip olduğu iddia edilirken, Neandertalle sadece %1-4 gen paylaşımı iddia etmek de başka bir akıl tutulmasıdır. Sapiens de Neandertal de aynı türün farklı ırklarını oluşturmaktadırlar; sözde bilimsel dergi ve laboratuvarlarda farklı tür oluşturma girişimleri, evrimci iddiaları kanıtlama yönündeki nafile çalışmalardır. (“Neandertaller İnsanın Maymunsu Atasıdır” İddiası Bir Sahtekarlıktır)

Soloensis:

Yüz bölgesi eksik 12 kafatasından meydana gelen Kenya’da bulunmuş fosil kalıntılarıdır. Soloensis kafataslarının ne olduğuna evrimciler bir türlü karar verememişler ve sonuçta kafatasları kaplan(!), Neandertal Adamı ve en sonunda “modern insan” olarak tanımlanmıştır. Solo kafataslarına verilen isimler de evrimcilerin nasıl bir durumda olduklarını göstermesi bakımından manidardır. Bu kafatasları şu isimle isimlendirilmişlerdir: Homo (Javanthropus) soloensis. Homo soloensis, Homo primigenius asiaticus, Homo neanderthalensis soloensis, Homo sapiens soloensis, Homo erectus erectus, Homo erectus , ve en son olarak Homo sapiens.

Bu da insanın hayali evrimi senaryosunu inceleyen antropolojinin güvenilirlikten ne kadar uzak olduğuna dair açık bir işaret oluşturmaktadır. (Kenya’da Ele Geçirilen Kafatasıyla İlgili Yanılgılar)

Floresiensis:

Endonezya’nın Flores adasında bulunan 18 bin yaşında 8-12 insana ait kalıntılardan oluşan fosillerden bir tanesi olan H. Floresiensis ise, 1 metre boya ve 380cc beyin hacmine sahipti; çene ve bilek anatomisinde “normal” Homo sapiens’ten farklı özellikler ortaya koyuyordu. Evrimciler bunları maymunsu özellikler olarak çarpıtmış ve kalıntıları insanın sözde evriminde Homo sapiens’ten ayrı bir tür olarak tanımlamışlardı. Oysa sonra yapılan çalışmalarda, bu bireyin “Kretinizm” denen tiroid hormonu eksikliği ile oluşan ve fiziksel ve zihinsel gelişimi önemli ölçüde etkileyen bir hastalığa sahip olduğu bulunmuştur. Yani H. Floresiensis, ayrı bir tür değil, hastalığı olan bir insandır. (Homo floresiensis ve Evrim Masalı Hakkında Ortaya Çıkan Gerçekler)

Denisova:

Bu fosiller arasında en son ortaya atılanıdır. Aslında ortada bir fosilin varlığından da söz edilemez. Bulunan sadece 0.5cm’lik bir parmak kemiği parçası ve iki dişten ibarettir. Evrimciler bu küçük fosil parçacıklarından insanlık tarihini ve gen transferini yeniden yazmaya kalkmışlardır. Denisova da yine Neandertal gibi sözde genetik çalışmalarla desteklenmeye çalışılmıştır. Halbuki bu durumda da farklı bir insan türünün varlığını destekleyecek hiç bir kanıt yoktur. (Science Mag’den Uydurma Bir ‘İnsansı’ Masalı: Denisovanlar)

Görüldüğü gibi, Harari’nin 6 farklı tür iddiası bilimsel gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Bu insan fosillerinin bir kısmı hastalıklı, bir kısmı sahte türetilmiş fosillerden, bir kısmı da fiziksel farklılıklar gösteren bireylerden oluşmaktadır. Günümüzde nasıl insan ırkları fiziksel olarak birbirinden farklı özellikler sergiliyorlarsa, bundan 100 bin yıl önce de fiziksel olarak farklılıklar göstermişlerdir. Bu onların farklı fenotipe sahip bireyler olduklarının delilidir. İnsan ilk yaratıldığı andan günümüze kadar geçen zamanda hep tek bir tür olarak var olmuştur.

Büyük beyin, yüksek zeka yanılgısı

Evrimcilerin farklı türleri birbirlerinin atası gibi gösterme çabalarında dayandıkları temel noktalardan biri, beyin hacmidir. İddiaya göre zamanla beyin hacmi büyüdükçe, zeka artmış ve günümüz insanında en üst noktaya ulaşmıştır.

Evrimcilere bu kadar serbest bir şekilde gerçek dışı senaryo yazma imkanı veren etken ise, özellikle de fosil alanında, bu konudaki delillerin azlığıdır. Beyin yumuşak bir dokudur. Yumuşak dokular bazı özel şartlar dışında daha zor fosilleşirler. Bu yüzden insan beyninin yapısına dair hiçbir fosil kaydı yoktur. Harari de temelsiz bu iddiayı dayanak noktalarından biri yapmıştır. Harari’nin kitabındaki hikayevari anlatımlar şöyledir:

“En erken erkek ve kadının 2.5 milyon yıl önce beyinleri yaklaşık 600 cm3’tü. Modern sapiensin ortalama beyni ise 1200-1400 cm3’tür. Neandertal beyni ise daha büyüktü.” (Yuval Noah Harari. Sapiens İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi. Kolektif kitap, 2015, sayfa 22)

Oysa 600 cm3 beyne sahip ilk insan olarak ortaya atılan Homo habilisAustralopithecus ismi verilen maymun sınıfına dahildir. Aynı Australopithecus gibi uzun kollu, kısa bacaklı ve maymunsu bir iskelet yapısına sahiptir. El ve ayak parmakları tırmanmaya uyumludur. Kısacası bazı evrimciler tarafından ayrı bir tür olarak gösterilen Homo habilis, gerçekte tüm diğer Australopithecuslar gibi bir maymun türüdür. (http://www.harunyahya.org/tr/Evrim-Sozlugu/15919/homo-habilis)

Neandertal beyninin 1600 cm3 olduğu düşünüldüğünde, günümüz insanından daha geri bir tür olarak gösterilmeye çalışılması, beyin hacmine dayalı bu iddianın da çökmesi anlamına gelir. Halbuki Neandertaller sadece iri bir insan ırkıdır. Bugün yaşayan ortalama kadın beyni 1200cm3, erkek beyni ise 1400cm3 hacme sahiptir. İnsan beyin boyutlarının arasında farklılıklar olması büyüme faktörleri ve hormonal farklılıklara bağlı fenotip değişiklikleri ile oluşur. Yapılan çalışmalarda erkek ve kadın beyin hacimleri arasındaki değişkenliklere rağmen IQ ve fonksiyon açısından hiçbir fark tespit edilememiştir. Bunun yanında aynı beyin hacmine sahip insanların IQ seviyeleri arasındaki büyük farklar da ortadadır. Bu bilgiler ışığında evrimcilerin sırf beyin hacmine bakarak sınıflama ve sıralama yapma çabalarının temelsiz olduğu ortadadır.

İnsan, aklı ve şuuru olan, görüntüyü görüp algılayan, bunlar üzerine düşünüp yorum yapan, konuşan, muhakeme ve yargıya sahip olan, diğer canlılardan tamamen farklı bir varlıktır. Bir arı veya karınca kolonisindeki düzeni, bu canlıların küçük beyinlerine atfetmek nasıl olanaksızsa, insandaki bu özellikleri de beyinin yapısı ile açıklamak olanaksızdır. İnsanla diğer canlılar arasındaki en önemli fark, insanın bilinç sahibi olmasıdır. Diğer canlılar Allah’ın kendilerine verdiği ilham ölçüsünde şuursuz hareket ederler.

Darwinistler, maymunların bazı davranışlarını insanlara benzeterek büyük bir heyecana kapılırlar ve maymunların insanların evrimsel akrabaları olduğuna kanaat getirirler. Günümüzde gerek maymun gerekse insan beyni üzerinde yapılan çalışmalarda, yapısal anatomi olarak bakıldığında bu sayılan özellikleri açıklayabilecek derecede bir fark gösterilememiştir. O halde insanı diğer canlılardan ayıran akıl, şuur, muhakeme ve bilinç gibi özelliklerini sırf anatomik ve fizyolojik özellikleri ile açıklayabilmek mümkün değildir. İnsanı diğer canlılardan ayıran en temel özelliği “Ruh sahibi” bir varlık olmasıdır. O ruh ise, tüm varlıkları yaratan Yüce Allah’a aittir.

“Geçmişte insanın pek az şey ürettiği” iddiası doğru değildir

Harari ve diğer evrimcilerin bir iddiası da “geçmiş nesillerin çok az şey ürettiği” yönündedir. Bunu iddiadaki asıl amaç; insanlığın gerek zeka gerekse kültürel olarak basitten karmaşığa giden bir süreç yaşadığı iddialarını kanıtlamaya çalışmaktır. Darwinistler ilk insanların hayvanlara yakın düşünme yetisi ve becerisine sahip, sözde ilkel bir beyinlerinin olduğunu, beyin gelişimi ile birlikte de insanların daha çok şey üretebildiğini savunurlar. Buna delil olarak ise sadece “Taş devri” olarak tanımlanan hayali dönemde çakmak taşından bir kaç sopa ve bıçak dışında hiçbir aletin bulunamamasını örnek gösterirler. Halbuki bu tarz bir delil, geçmiş yaşamın nasıl olduğuna dair güvenilir bir bilgi vermekten uzaktır.

Günümüzden 300-500 yıl öncesine ait pek çok eşyanın bile doğal süreçler altında bozulmaya uğradığı herkesin malumudur. Geçmişe ait eşyaların bozuluma uğramaması için özel şartlar altında korumaya alınması bile bazen yetersiz kalmaktadır. Doğal koşullar altında bozulmanın hızlanacağı açıktır. Metal eşyaların 1500 yıldan daha fazla süre bozulmadan kalmasının pek mümkün olmadığı bilinmektedir. Taşlar bile zaman içinde ufalanarak aşınıp özelliklerini yitirmektedirler. 3000-4000 yıllık piramitlerin yapısı ciddi şekilde aşınmış durumdadır. Bu durumda evrimcilerin iddialarına delil olarak sunduğu iyi korunmuş ortamlardan kalma bir kaç parça taş eşyanın 100 bin hatta 10 bin yıl öncesi yaşam şartlarını yansıtmayacağı çok açıktır.

Dolayısıyla tarihte sözde “ilkel insanların” yaşadığı bir taş devri olduğu iddiası bir aldatmacadır. Tarihin hiçbir döneminde ilkel insan var olmamış, sadece taştan aletlerin yapıldığı ilkel bir dönem yaşanmamıştır. İnsanlık tarihinin her dönemi, büyük medeniyetler barındırır. Öyle ki, eski çağ medeniyetlerinin kimi keşiflerini şu an bile gerçekleştirmekten uzağız.

İnsanın fiziksel yapısı ilk insandan itibaren hep aynıdır. Akıl ve şuur seviyesi günümüzde ne ise ilk insanda da benzer kapasitededir. İlkelden gelişmişe doğru bir toplum yapısı sergilenmemiş, günümüzdeki gibi dalgalanmalar göstermiştir. Tarihin değişik zamanlarında pek çok ileri seviyede medeniyetler kurulmuş ve bunlar da bir müddet sonra yok olmuştur. Bu yok oluşlar sırasında o zamana kadar oluşan bilgi birikimi de kaybolmuş, kültürler ve bilimsel gelişimler tekrar tekrar yaşanmak durumunda kalınmıştır. Bugün nasıl uzay çağını yaşayan toplumlarla, bilimden, teknolojik imkanlardan uzak basit yaşam tarzına sahip topluluklar aynı dünyada yer alıyorsa, geçmiş devirlerde de bilimsel ve teknolojik açıdan üst düzey kültürler yaşamıştır.

“Dik yürüme özelliğinin zamanla kazanıldığı” aldatmacası

Harari’nin Sapiens isimli kitabındaki masalsı anlatımlardan biri de şöyledir:

“Ayaktayken av hayvanlarına ve düşmana karşı savanı taramak daha kolaydır ve hareket etmek için gerekmeyen kollar, taş atmak ve işaret etmek gibi işler için kullanılabilir. Ellerimiz daha fazla şey yapabildikçe ellerin sahipleri de daha başarılı hale geldiler, dolayısıyla evrimsel baskı avuçlarda ve parmaklarda daha yoğun bir sinir ağı ve kasların gelişmesini sağladı.” (Yuval Noah Harari. Sapiens İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi. Kolektif kitap, 2015, sayfa 22.)

Bu masalsı anlatım tarzı, Lamarck zamanında, genetik bilginin varlığının bilinmediği çağlardan kalmadır. Halbuki bugün çok iyi biliyoruz ki, genlerde yer alan bilgilerin fiziksel yapımızı etkilemesi ile yapabildiğimiz şeylerin kapasitesi belirlenir. Ancak bunun tersi, yani yaptığımız hareket ve davranışların genlerimizi etkilemesi gibi bir mekanizma asla söz konusu değildir. Gen varlığının bilinmediği bir dönemde spor yapan, ağırlık kaldıran insanları izleyen bir gözlemci, sadece ağırlık kaldırdıkça kas kemik yapısının güçlendiğini görerek böyle bir yanlış çıkarımda bulunmuş olabilir. Aslında o devirde bile, sporcuların çocuklarının -spor yapmazlarsa- kas kemiklerinin ebeveynlerine benzemediği gözlense böyle bir iddia ortaya atılmayacaktır.

1996 yılında insanın iki ayaklı yürüyüşü konusunda araştırmalar yapan İngiliz mühendis Robin Crompton, yaptığı bilgisayar simülasyonları sonucunda maymun yürüyüşü ve insan yürüyüşü arasında bir hareket şeklinin mümkün olmadığını ortaya koymuştur. Crompton’ın çalışması göstermiştir ki, bir canlı ya iki ayağı üzerinde dik olarak yürüyebilir, ya da dört ayağını kullanarak ve öne eğik olarak hareket edebilir. Bu ikisinin arasında kalan bir yürüyüş modeli son derece verimsizdir.

Dahası, fosil kayıtları, hiçbir zaman hiçbir canlının insan ve maymun yürüyüşü arası bir hareket şekline sahip olmadığını göstermektedir. Fosil kayıtları üzerinde yapılan detaylı incelemeler, Australopithecus ve Homo Habilis sınıflamalarına dahil edilen canlıların maymunlar gibi dört ayaklı ve eğik yürüdüklerini, Homo Erectus ve Neandertal adamı gibi insan ırklarının aynı bizim gibi dik yürüdüklerini ispatlamaktadır. Yani iki ayaklı dik yürüyüş modeli, dünya üzerinde ilk olarak insanlarla birlikte ve aniden ortaya çıkmıştır.

Sosyal Darwinizmin getirdiği tehlike

Kitapta evrim teorisini desteklemek amaçlı yapılan anlatımların sonrasında ateist düşünce yapısı üzerine bina edilen felsefeye genişçe yer verilmiştir. Dünyamızın geçmişte, şu an içinde sürüklendiği ve ileride sürüklenebileceği dinden uzak yaşam tarzının oluşturduğu çarpık sistemlerin analizi yapılmıştır. Dikkat çekici olan kitabın yazarının, bunları anlatırken gerek açık gerek gizli verilen tehlikeli Darwinist mesajların, bu hatalı düzeni daha da derinleştirici etkisi olacağını görmüş olmasıdır:

“Biyoloji bilimine göre insanlar (haşa) “yaratılmamış” evrimleşmiştir. Ve evrim kesinlikle eşitlikçi değildir. Eşitlik fikri yaratılış inancıyla iç içe geçmiştir. Eğer Hıristiyanların tanrı, yaratılış ve ruhlar hakkındaki mitlerine inanmıyorsak, tüm insanların “eşit” olması ne anlama gelmektedir?… Biyolojide hak diye bir şey yoktur. Sadece organlar, beceriler ve özellikler vardır…. Peki ya özgürlük? Biyolojide özgürlük yoktur. Tıpkı eşitlik, haklar gibi özgürlük de insanların ancak hayal güçlerinde icat ettiği ve yaşattığı bir kavramdır. Biyolojik bakış açısıyla bakıldığında insanların demokrasilerde özgür, diktatörlüklerde özgürlüklerinden mahrum yaşadıklarını söylemenin hiç bir anlamı yoktur.” (Yuval Noah Harari, Sapiens İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi, Kolektif kitap, 2015, sayfa 118)

Şu bir kaç satırı okumak bile Darwinist düşünce yapısına sahip dünyanın ne kadar vahşi bir hal alabileceğini anlamak açısından çok önemli. Evrimci düşünceyle şekillenmiş, Allah’a inanmayan bir toplumda insanların ne kadar sınır tanımaz hale gelebilecekleri ortada. Din ahlakı yıkıldığı anda, dinin özünde yer alan dayanışma, fedakarlık, merhamet, yoksulların ve zayıfların korunması, tüm insanların eşit sayılması, sevgi gibi erdemler yerini, zulüm, baskı, işkence, bencillik, sevgisizlik, köleleştirme, öldürme gibi tehlikeli ve acımasız bir hayat tarzına terk edecektir. Hak, adalet, eşitlik, özgürlük gibi kavramlar anlamını yitirecek, güçlünün zayıfı, zenginin fakiri ezdiği bir ortam, çok kısa sürede yaşanılmaz hale gelecektir. Evrimci düşünce bu hayat tarzını, teorinin temelinde mücadele olduğu için sözde “doğal seleksiyonun” bir parçası olarak niteler ve bir gereklilik olarak görür; böylece kendilerince güçlü, sağlıklı, akıllı nesillerin, sözde evrimin ilerlemesine katkıda bulunacağı iddia edilir.

Bu acımasız düşüncenin örneklerini Darwinist fikrin dünyaya hakim olduğu 20. yüzyılda çokça yaşadık. Hitler, Stalin, Pol Pot gibi diktatörlerin zalimliğini, milyonlarca insanı nasıl soykırıma uğrattıklarını, Hitler’in kendince “aşağı ırk” olarak gördüğü insanları nasıl gaz odalarında öldürttüğünü; birçok Batı ülkesinde yüz binlerce insanın sadece hasta, sakat veya yaşlı olduğu için nasıl zorla kısırlaştırıldığını veya ölüme terk edildiğini 20. yüzyılda tüm dünya izlemiştir. Acımasız rekabet nedeniyle dünyanın her yanında insanların ezildiklerini ve sömürüldüklerini; ırkçılığın kimi devletlerin ideolojisi haline geldiğini ve bazı ırkların insan bile sayılmadığını; komünist ile kapitalist, sağ ile sol arasında çatışmalar, sıcak ve soğuk savaşlar yaşandığını; aynı ülke halklarının, hatta kardeşlerin bile birbirlerine düşman hale geldiğini herkes bilmektedir.

Evrimci düşünce yapısına sahip ateist bir kimse de, aslında dine ait ahlak kurallarının yaşandığı bir dünyanın, çok daha iyi bir hayat olacağının farkındadır. Ancak bu kişilere “Gelin din ahlakına uygun yaşayalım” demek, onların ideolojilerini birden bire değiştirmeyecek, istenilen sonuç alınamayacaktır. İşte bu noktada, inançlarının temelinde yer alan sözde evrim teorisinin geçersizliğinin çok iyi anlatılması, Harari’nin kitabında anlattığı düşünce yapısını ve diğer ateist sistemleri temelinden sarsacak ve çökertecektir. Evrimin geçersiz olduğunun ve evrime dayalı bir hayatın geçersizliğinin bilimsel delillerle kanıtlanması, insanı, evrenin ancak bilinçli bir güç tarafından yaratılabileceği sonucuna ulaştıracaktır. Allah inancının topluma hakim olması da, sevginin, kalitenin, özgürlüğün, demokrasinin, saygının ve her türlü güzelliğin temeli olan din ahlakını hakim kılacak; dünya cennet gibi olacaktır.

Buraya kadar Harari’nin kitabında yer verdiği bazı evrimci iddialara cevap verdik. Kitapta cevap yazılabilecek daha pek çok konu mevcut; ama burada daha fazla detaylandırma gereği duymadık. Farklı iddialara yanıtları www.harunyahya.org internet sitesinde ve Sn. Adnan Oktar’ın diğer kitap ve makalelerinde bulabilirsiniz.

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/259069/sapiens-kitabi-ve-yuval-noahhttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/259069/sapiens-kitabi-ve-yuval-noahhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/nocanvas_keneler-300x198.jpgSat, 07 Oct 2017 02:42:22 +0300
Reküran-Laringeal Sinir Tesadüflerin Değil Allah’ın Muhteşem Bir YaratışıdırSes tellerini kontrol eden reküran-laringeal sinir, ses telleri yanında yemek borusu, soluk borusu, yutak gibi birçok başka organa ve dokuya da motor ve his dalları uzatmaktadır. Bunun yanısıra sol reküran-laringeal sinir, kalbe dallar verdiği için uzunca bir yol izler. Son noktası ses telleri olan bu sinir, önce kalbe Vagus siniri olarak ulaşır, daha sonra aort damarının altından dolaşıp yukarıya gırtlağa doğru yol alır. Sinirin izlediği bu uzun ve dolambaçlı yol kimi evrimciler tarafından ‘hatalı bir tasarım’ gibi gösterilmeye çalışılsa da, pek çok dokuya iletim yapması bu durumun ne kadar önemli ve gerekli bir yaratılışa sahip olduğunu kanıtlamaktadır. Hatta nöroanatomistler gırtlaktaki sinir iletimini çok “karmaşık” olarak nitelendirmekte ve bunu hala çözmeye çalıştıklarını kabul etmektedirler. (http://www.weloennig.de/LaryngealNerve.pdf)

Evrimciler, tek bir sinir hücresinin bile tesadüflerle nasıl ortaya çıkabileceğini açıklayamazken, hayret verici bir şekilde sinir anatomisi hakkında sanki daha iyisi olabilirmiş gibi bir tavır takınmaktadır.

Bunun geçmiş yıllardaki popüler bir örneği olarak, evrimci Richard Dawkins zürafa otopsisine ait bir videoda boy göstermekte, reküran-laringeal sinirin en uzun örneğini gösterip bunun “hatalı tasarım” olduğu iddiasında bulunmaktadır. Tam anlamıyla bilgisizliğe dayalı olan bu gibi Darwinist yorumları anatomik ve embriyolojik veriler ışığında aydınlatacağız.

Öncelikle evrimciler tüm sinir sisteminin olduğu gibi bu sinirin de tesadüfen oluştuğunu iddia ederler, bu yüzden sistemin hatalara sahip olup, mükemmel olmamasını isterler. Tüm yorumları bu yanlış beklenti üzerine kuruludur. Nitekim Reküran-laringeal sinirin hatalı bir yol izlediğini savunmalarının sebebi de budur. Peki neden bu sinir böylesine dolambaçlı bir yol izler? Bu, Vagus sinirinin kalbe ulaştıktan sonra devam eden uzantısıdır. Vagus siniri ilk olarak beyin-sapından çıkar çıkmaz önce üst-laringeal sinire ayrılır ve dal verir. Bu sinir gırtlağın üst kısmına yukarıdan direkt ulaşır ve gırtlağın üst kısmını kontrol eder. Gırtlağın alt tarafını ise vagus sinirinin devamı olan reküran-laringeal sinir aşağı taraftan ulaşarak etkiler. (http://journals.lww.com/spinejournal/Abstract/2012/01150/Clinically_Relevant_Anatomy_of_Recurrent_Laryngeal.3.aspx) Ayrıca yapılan bir çalışmada sinirin anatomik şeklinin etrafındaki yumuşak dokular tarafından korunmasını sağlayacak şekilde oluştuğu ve her iki taraftaki sinirlerin birbirlerine göre zarar görme açısından bir üstünlüğü ya da eksikliği bulunmadığı açıkça gösterilmiştir.

Embriyolojik gelişim safhaları ve büyüme dinamikleri incelendiğinde bu sinirin bir plan dahilinde böylesine özel bir yol izlediği anlaşılmaktadır.

1. Canlı embriyo aşamasında iken bir boyun yoktur; beyin, kalp ve sindirim sistemi birbirlerine yapışık durumdadır. Bu sinir ilk oluştuğunda beyin sapından hedef organlara direkt bir yol izler. Ancak anne karnında haftalar ve aylar içinde gelişmekte olan kalp ve aort aşağı doğru inerken doğal olarak Vagus sinirini de beraberlerinde aşağı çekerler. Buna bağlı olarak rekürren laringeal sinir de aşağı uzamak durumunda kalır. Ayrıca, sol Reküran-Laringeal sinirin duktus arteriozusun etrafından yani onu saracak şekilde dolanmasının, düzgün gelişmesine ve delik kalp hastalığının önlenmesine yardımcı olduğu düşünülmektedir. (Doğumdan önce, bebeklerde vücuda kan götüren ana damar olan aorta ile akciğerlere kan götüren ana damar olan pulmoner arter arasında bulunan bir kan damarıdır ve bu açıklık sıklıkla doğumdan sonra kapanır. Bunun kapanmaması delik kalp hastalığına yol açar). (http://www.weloennig.de/LaryngealNerve.pdf)

2. Bu embriyolojik gelişim dört ayaklı hayvanlarda da (tetrapod) benzer şekilde yaşanır. Zürafaların boynu yaklaşık 2,4 metre uzunluktadır. Bu yüzden Vagus siniri ile beraber rekürren laringeal sinir toplam 5 metreye kadar uzamak durumunda kalır. Tek bir organa değil, pek çok doku ve organa uzanan bu sinirin canlının boyu ile orantılı uzaması oldukça doğaldır. Evrimciler bu sinirin sadece gırtlak ile bağlantısı olduğunu iddia etseler de, bu durum hem gırtlağa hem de kalbe dallar veren bir nöron hücresinin (akson) gerektiğinde metrelerce uzayabileceğini gösteren harika bir durumdur. Sağ ve sol Reküran-Laringeal Sinirler zürafalarda da tam olmaları gereken uzunlukta ve sayıda dallara sahiptir. (http://www.weloennig.de/LaryngealNerve.pdf)

Açıkça görüldüğü gibi sinir dokuların ihtiyaçları unutulmadan ve atlanmadan mükemmel bir plan ve program dahilinde hiç yoktan üretilmekte ve mükemmel bir şekilde işlev görmektedir. Buna rağmen “Bu sinirin neden bu kadar uzun olduğu?’ sorusunun cevabı ise söz konusu yapıdaki mükemmelliği göstermektedir. Bu arada gırtlağın üst dokularını besleyen superior-laringeal sinir zaten vardır. Alt taraftaki gırtlak dokusunu besleyen sinir de embriyolojik safhalarla şekillenmiş, bir nöronun nasıl metrelerce uzayabileceği de gösterilmiştir.

Hangi nöronun hangi dokuya neden ulaşması gerektiği, his ve motora dair ayrı elektrik sinyallerini birbirine karışmadan, hangi mili-volt değerlerinde, nereden nereye, nasıl ve niye taşıdığı ancak her şeyi bilen bir akıl ve bilinç ile açıklanabilir. Tüm canlı bedenlerinde açık şekilde görülen bu şuur ve bilinç bizleri en güzel şekilde yaratan Allah’ın varlığının göstergelerindendir.

Tek bir proteini ya da yağ molekülünü tesadüflerle açıklayamayan Darwinist felsefenin, her canlıda en mükemmel haliyle işlemekte olan sinir sistemi hakkında söyleyecek tek bir sözü yoktur. Sinir sistemi, tesadüf değil üstün bir aklın ürünüdür. 100 milyar nöron hücresinin meydana getirdiği bu mükemmel organizasyon her şeyi bilen Allah’ın takdir edilmesi gereken muhteşem bir yaratmasıdır.

Kaynakça:

· Blechschmidt, E. 2004. The Ontogenetic Basis of Human Anatomy: A Biodynamic Approach to Development from Conception to Birth. B. Freeman, transl. New York: North Atlantic Books

· Sadler, T. W. 2010. Langman's Medical Embryology, 11th ed. Philadelphia, PA: Williams & Wilkins.

· Schoenwolf, G. C., S. B. Bleyl, P. R. Brauer and P. H. Francis-West. 2009. Larsen's Human Embryology. Philadelphia, PA: Churchill Livingstone, 407.

· http://journals.lww.com/spinejournal/Abstract/2012/01150/Clinically_Relevant_
Anatomy_of_Recurrent_Laryngeal.3.aspx  

· http://www.weloennig.de/LaryngealNerve.pdf

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/259007/rekuran-laringeal-sinir-tesaduflerin-degilhttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/259007/rekuran-laringeal-sinir-tesaduflerin-degilhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/Recurrent_Laryngeal_3.jpgThu, 05 Oct 2017 06:29:55 +0300
Suriye ve Irak’ın Toprak Bütünlüğünün Korunması

Başkan Putin 28 Eylül'de Ankara'ya sürpriz bir ziyaret gerçekleştirdi. Erdoğan’la yaptığı ikili görüşmeler neticesinde bölgenin geleceği için önemli kararlara imza attı. Rus medyasının deyişiyle bu “olağanüstü” ziyaret önceden planlanan bir toplantı değildi. Ortadoğu'daki gelişmeler nedeniyle Başkan Putin gerekli adımları vaktinde atmak için Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın son olaylarla ilgili görüşme davetini kabul etmişti.

Görüşme sonrasında Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Putin Ankara'da ortak bir basın açıklaması yaptılar. Beştepe Cumhurbaşkanlığı Sarayı'ndaki görüşmeleri sırasında değindikleri konuları kısaca açıkladılar. Her iki lider olumlu konuşmaları ve kendinden emin beden dilleri itibariyle toplantının başarısından memnun görünüyorlardı. Rusya NTV televizyonu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın basın toplantısında Putin’e sekiz kere “dostum” şeklinde hitap ettiğini belirterek bunu son dakika haberi olarak verdi. Başkan Putin de Cumhurbaşkanına çeşitli defalar “dostum” olarak hitap etti. Durum değerlendirmesi için yapılan pek çok telefon görüşmesinin yanı sıra bu toplantı bir yıl içinde ikilinin beşinci toplantısı oldu. Bu görüşmeler bütün dünyaya, 2015 yılı sonunda bir Rus jetinin düşürülmesi nedeniyle kopan bağların ardından iki liderin kısa bir süre içinde ilişkileri üst düzeye nasıl taşıdıklarını gösterdi. Bazı çevreler iki tarafın arasının açılması için uğraşsa da, iki lider hem kendileri hem de bölge için faydalı olan müttefikliklerini korumak için çok kararlı bir duruş gösterdi.

Bu ortaklığın temel ürünlerinden biri Astana görüşmeleridir. Aralık 2016 yılında, Cenevre'de gerçekleşen Suriye barış görüşmelerinin devamı olarak, yeni görüşmeler için Astana’yı önermeye karar verdiler. Suriye Savaşı’nın karşıt taraflarında yer almış olmalarına rağmen, İran ile birlikte barış yolunda bir aracı haline geldiler. Eylül ayının ortasında yapılan Astana Görüşmelerinin 6. turunda taraflar çatışmasızlık bölgelerine bir dördüncüsünü eklemeye karar verdiler: İdlib. Dışişleri Bakanı bu bölgelerin oluşturulmasıyla ilgili yazılı bir demeçte bulunarak gözlemcilerin görevinin Suriye rejimi ile muhalif güçler arasındaki çatışmaları ve ateşkes ihlallerini önlemek olduğunu söyledi. Dördüncü bir çatışmasızlık bölgesinin oluşturulması taraf ülkeler açısından çeşitli faktörler nedeniyle özel önem arz ediyor. Her şeyden önce Türkiye ile sınırı bulunan İdlib, Halep’ten nakledilenler dahil pek çok silahlı radikal gruba ev sahipliği yapıyor.

Astana görüşmelerine göre silahlı radikal gruplar Türkiye sınırına ilerlemelerini önleyecek şekilde İdlib’in ortasında bir bölgede tutulacaklar. Bölgede istikrarın sağlanması için Rus ordusu ve Çeçen lider Kadirov’un polis güçleri İdlib’in doğu kısmında konuşlanırken, Türk birlikleri batı kesimlerinde yerleşecekler. Anlaşma “hızlı, güvenli ve engelsiz insani erişim” öngördüğünden, uluslararası insani yardım dört çatışmasızlık bölgesinde yaşayan 2,5 milyon insana ulaştırılmaya devam edecek.

Liderler Astana Görüşmeleri sırasında Suriye’nin üniter yapısının korunmasında kararlılıklarını gösterdiler. Hem Irak Merkezi Hükümet anayasası hem de uluslararası hukukça gayri meşru addedilen Barzani referandumu konusunda, Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması konusunda anlaşmaya vardılar. Bağdat, Ankara ve Tahran hükümetleri Barzani’nin referandumu iptal etmesini isteseler de, Barzani bu önerileri dikkate almadı ve ısrarcı davranarak referandumu yaptı. Bu gayri meşru referandum sonrası, komşuları Türkiye, Irak ve Iran, Erbil’e uluslararası uçuş ambargosu, yaptırımlar ve bazı sınırların kapatılması gibi bazı adımlar attılar. Ayrıca, Türkiye ve Irak birlikleri Kuzey Irak sınırında bir ortak askeri tatbikat yürütmekteler. Türkiye, KBY’ye karşı İran ve Irak ile stratejik işbirliği yapmayı kabul etti. Ayrıca, Rus şirketi Gazprom Kuzey Irak’da petrol arama sürecini durdurdu. Gazprom Neft Ortadoğu Başkanı Sergey Petrov Halepçe'deki petrol sahasının açılışını ertelediklerini belirtti. Batı medyasında yer alan bir analiz, KBY'nin referandumdaki amaçlarından birinin İran Kürtlerinin de Irak Kürtleri gibi bağımsızlık istediğini ortaya atarak İran’ı topun ağzına koymak olduğunu gösterdi.

Barzani, merkezi hükümet ile sorunlarını diplomatik yollarla çözmeyi seçebilirdi. Komünist terör örgütü PKK’nın İran, Irak ve Suriye sınırları içinde komünist bir devlet kurması gibi ciddi bir tehdit söz konusu olduğunda, Barzani'nin bu hamlesi tüm bölgeyi ateşe attı. PKK bir darbe ile Irak'taki bağımsız bir Kürt eyaletini kolaylıkla ele geçirebilir ve bölgede binlerce masum insanın ölümüne neden olacak bir komünist devlet ilan edebilir. Bölge halkı yeterince zorluk çekti. Bölge, Türkiye, Rusya ve İran'ın yardımıyla toparlanmaya çalışırken, Barzani'nin bağımsızlık planı bölgenin ihtiyaç duyduğu son şeydir.

Uluslararası medyada yer alan diğer önemli bir konu Türkiye'nin Rusya'dan S-400 füzeleri satın almasıdır. Bu askeri anlaşma, aynı zamanda bir NATO üyesi olan Türkiye’nin Batı'dan uzaklaşması,  Rusya'ya yakınlaşması kabul edildiğinden ABD ve diğer Batılı ülkeleri endişelendirdi. Ancak, Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Agnes Romatet-Espagne "Türkiye tarafından yapılan askeri teçhizat alımı, Atlantik ittifakı üyeleri tarafından yorumlanmasına gerek olmayan özgür bir seçimdir" dedi. Bazı Batılı analistler bunu askeri bir karar olduğu kadar siyasi bir karar olarak da yorumlarken, geçen yıl 15 Temmuz’daki kanlı darbe girişiminde görüldüğü gibi bazı çevrelerin tehdidi altında bulunan Türkiye için bu çok önemlidir. Yaklaşık 10 ay süren bu hızlı müzakere süreci Rusya için de sevindiriciydi. Peşin ödeme yapan Türkiye, bölgesel tehditlere karşı savunma için S-400 füzelerine en kısa zamanda sahip olmak istiyor. Bu füze savunma sistemi Türkiye’yi parçalamak isteyenlere karşı caydırıcı olacak ve saldırılarını püskürtecektir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a göre ticaret ve ekonomi Türkiye-Rusya ilişkilerinin belkemiğidir. Ticaret hacmi bir önceki yıldaki düşüşten sonra bir iyileşme olarak 2017 yılında önemli ölçüde artmıştır. Örneğin, tarımsal ticaret % 58,7 oranında yükselmiş ve her iki lider bu konuda karşılaştıkları engelleri aşmaya karar vermişlerdir. Enerji anlaşmaları ile ilgili olarak, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türk Akımı ve Akkuyu Nükleer Santral projelerinin yolunda gittiğini ve Rusya’nın söz konusu enerji projeleri ile ilgili öne sürdüğü bütün sorunları çözmek için kararlı olduğunu açıkladı. Her iki tarafın ilgili tüm bakanlıkları mevcut projeleri hızlandırmak ve yenilerini geliştirmek için işbirliği yapacaktır.

Bölge, İran'la birlikte Türkiye ve Rusya ittifakına ihtiyaç duymaktadır. Bu lig, Suriye'de barışa ulaşmak için somut adımlar atarak, Katar’a karşı olası saldırıları engelleyerek ve şimdi Irak'taki karışıklığı durdurmak için çabalayarak gücünü ve kararlılığını kanıtlamıştır. Kapalı kapılar ardında, gizlice Ortadoğu'da yeni çatışmalar planlayarak çıkar sağlamayı amaçlayan bir sürü insan var. Birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlamaya devam ederlerse, bu kanlı kavgaya ancak bu birlik son verebilir.

Adnan Oktar'ın Pravda'da (Rusya) yayınlanan makalesi:

http://www.pravdareport.com/opinion/columnists/04-10-2017/138834-syria_iraq-0/

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/259004/suriye-ve-irakin-toprak-butunlugununhttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/259004/suriye-ve-irakin-toprak-butunlugununhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/pravda_adnan_oktar_upholding_the_territorial_integrity_of_Syria_and_Iraq_intact2.jpgThu, 05 Oct 2017 01:34:24 +0300
Türkiye, Irak Kürt Bölgesi Referandumuna Neden Karşı?

25 Eylül 2017 tarihinde gerçekleşen Kuzey Irak Kürt Özerk Yönetimi referandumu, Irak Hükümeti başta olmak üzere pek çok ülke tarafından tepki ile karşılandı. Buna tepki veren, hatta ciddi şekilde sesini yükselten ülkelerden biri de Türkiye idi. Peki acaba Irak Kürt Özerk Yönetimi'nin birinci dereceden ticaret ortağı, geçmişten bugüne Barzani yönetiminin destekçisi Türkiye, "bağımsızlık" söz konusu olduğunda Barzani yönetimine neden böylesine tepkiliydi?

Bunun sebebine geçmeden önce, bu tepkiye nelerin sebep "olmadığını" belirtmekte fayda var. Bu tepkinin sebebi, kesinlikle Mesut Barzani’nin şahsı değil. Barzani, daima dürüst tavırlarıyla tanıdığımız, dost komşunun dost lideridir bizim için. Barzani'nin liderliğindeki Kürt Özerk Yönetimi, resmi anlamda ilk olarak Türkiye tarafından tanınmış, Erbil'e ilk Dışişleri Bakanı ziyareti Türkiye'den yapılmış, ilk konsolosluk Türkiye tarafından açılmıştır. Kuzey Irak ticaretinin büyük bir kısmı Türkiye ile yapılmaktadır. Barzani, komünistlere geçit vermeyen dindar kişiliğiyle Türk Hükümeti nezdinde daima güven kazanmıştır. Barzani'nin şahsı ile ilgili olarak bu durum halen geçerlidir. Dolayısıyla, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi'nin bağımsızlık referandumu ile ilgili olarak sorun Barzani'nin şahsı değildir.

O halde sorun nedir? Sorun, Ortadoğu'daki şartlardır. Ortadoğu'nun şu anki şartlarında bir ülkenin bütünlüğünün bozularak bağımsız devletlere bölünmesi, intihardan başka bir şey değildir.

Bunu şu şekilde açıklayalım:

Ortadoğu'nun kan denizine dönmesi ve özellikle Irak'ta sayısız terör grubunun sonu gelmeyen eylemlerle ortaya çıkması, parçalanma politikasının sonucudur. Parçalanıp bölünen bir Ortadoğu, güçsüz devletlerin oluşmasına ve bunun sonucunda da terör gruplarının ortam bulmasına neden olmuştur. Irak gibi farklı etnik grupları barındıran bir coğrafyada daha fazla parçalanma, daha fazla etnik ve terörist çatışma ile sonuçlanacaktır. Araplar, Kürtler, Türkmenler ve Şiiler arasındaki ayrılık daha da yoğunlaşacak ve Suriye'ye benzer yeni çatışma alanları ortaya çıkacaktır.

Bağımsız bir Kürdistan'dan ve bununla birlikte gelişen çatışma ortamından en fazla faydalanan ise PKK terör örgütü olacaktır. PKK, çok uzun zamandır istikrarsızlığın kök salmasını ve Kuzey Irak'ta el koyabileceği hazır bir devlet sistemi olmasını istemektedir. Bunu Suriye'de denemiş; fakat uyarılarımız sonucunda Putin, bu gelişmeye izin vermemiştir. Kuzey Irak, şu anda PKK için biçilmiş kaftan gibi görülmektedir.

Barzani, her ne kadar PKK karşıtı olsa da, PKK'ya karşı güçlü değildir. PKK'nın kendisine yönelik bir darbe veya suikast girişiminde bulunması karşısında eli kolu bağlı olacaktır. Hem kendini hem de halkını koruyamayacaktır. Bir darbe ile devrilmesi sonrasında bölgedeki masum Kürt halkı, PKK tarafından ciddi bir zulme uğrayacaktır. PKK'nın bölgede bir devlet kurması, bölgedeki her ırktan insanın katliama uğraması, zorla savaştırılması ve sadece Irak değil, Ürdün gibi ülkelerin de çatışmalara sürüklenmesi demektir. Bu, bölgede sadece Kürtlerin değil, Arapların, Türkmenlerin, Süryanilerin, Dürzülerin, Nasturilerin ciddi şekilde ezilmesi anlamına gelecektir. Barzani, bu konuda kullanılmak üzere seçilmiş gibi görünmektedir. Dolayısıyla referanduma itiraz, Barzani'yi ve halkını koruma amaçlıdır. Barzani'yi iktidardan düşürmek, ailesini ezmek ve bölge halkını komünist-Stalinist bir rejim altında zulme uğratmak, asıl amaç gibi görünmektedir.

Barzani'ye yakın olan ve Türkiye'de de gösterimde bulunan Rudaw gibi televizyon kanallarında verilen Kürdistan meteoroloji haritasında Türkiye'nin illeri Erzurum, Sivas, Ağrı, Van, Malatya, Hatay ve Mersin'in "Kürdistan" sınırları içinde gösterilmesi, bu baskının şimdiden başlamış olduğunun işaretidir. Bu pervasızca harita yayınının sonrasında Rudaw, Türk uydusundan çıkarılmıştır.1

Nitekim PKK, "Barzani'ye destek için" ağır silahların yüklü olduğu 200 araçlık bir konvoyu, içindeki 1000 terörist ile birlikte bölgeye sevk etmiştir.2 Bunun daha öncesinde Kerkük bölgesine, ağır silahlarla donatılmış 200-250 civarında teröristin konuşlandırıldığı belirtilmiştir.3 PKK, bölgede geniş bir hakimiyet kurup, herhangi bir tepki ile karşılaşmadan istediği Stalinist devleti kurmak için sabırsızlanmaktadır. Ayrıca PKK, 2018 Ocak ayında, işgal ettiği yerlerde bağımsızlık oylaması yapacağını ilan etmiştir.4 PKK'nın hakimiyeti altındaki topraklarda yapılacak herhangi bir oylamanın demokratik olmayacağı açıktır. PKK'nın Suriye'de ABD tarafından son model silahlarla silahlandırıldığı da artık bir sır değildir. Görülebildiği gibi, söz konusu terör örgütü, istediği silahları elde etmenin, beklediği desteği almanın ve el koyacağı toprakları elde etmenin güveni içinde, kuracağı Stalinist diktatörlüğün adımlarını atmaktadır.

Ortadoğu'da daha fazla parçalanma ve bölünmelerin yaşanması ve Ortadoğu'nun en stratejik bölgesinde Stalinist bir terör örgütünün devlet kurması, zannedildiği gibi sadece komşu ülkelerin sorunu değildir. Eğer böyle bir gelişme yaşanırsa, bu Stalinist örgüt, dünya çapında sessizce pusuda bekleyen diğer komünist güruhlarla da ittifak ederek global bir soruna dönüşecektir. Ortadoğu'nun küçük parçalara ayrılmasını isteyen bazı zihniyetler de, şu an olduğu gibi gelecekte de PKK'nın destekçisi olacaklardır.

Unutulmamalıdır ki, Ortadoğu'nun küçük devletlere bölünmesi ve güç elde etmiş komünist bir terör örgütünü barındırması, İsrail'in güvenliğine de ciddi şekilde tehdittir. İsrail'in bölgede güvenliğini sağlayacak olan şey, bölgedeki Müslüman ülkelerinin Kuran zemini üzerinde ittifak etmeleridir. Bağnaz zihniyetten arınmış ve Kuran'ın barış ve birlik düsturu üzerine bir araya gelmiş bir Ortadoğu, Musevi İsrail'i kaçınılmaz olarak bağrına basacak, koruyacak ve dost bilecektir. Ancak bunun, terörizm, parçalanma ve şiddet yoluyla inşası mümkün görünmemektedir.

Kürt kardeşlerimiz, bizim bin yıldır birlikte yaşadığımız önemli bir değerimiz, dostumuz, ağabeyimiz ve kardeşlerimizdir. Referandum karşıtlığını Kürt karşıtlığı olarak lanse etmeye çalışanlar, aramıza nifak sokmaya çalışan şer odaklarıdır. Bu topraklarda Kürtler daima vardır ve daima var olacaklardır. Onların varlığı, özgürlüğü, mutluluğu bizim korumamız altındadır. Asıl amacımız, tarih boyunca Türkiye, Suriye, Irak ve İran'da PKK yüzünden acılar çekmiş Kürt kardeşlerimizin acılarına son verebilmektir. Fakat bunun yolu, en azından şu an ve şu şartlar altında, bağımsızlık değildir. Bunun yolu, PKK'nın tüm sinsi yollarını tıkamaktır.

Bölgede Türkiye, Irak, İsrail ve Rusya'nın bu konuda ittifakı önem taşımaktadır. Kürt kardeşlerimizi korumanın en etkili yolu budur. Unutulmamalıdır ki, PKK gibi bir korkaklar ordusunun en yıldığı şey, güç ve ittifaktır.

1. http://www.habertempo.net/dunya/barzani-kanalinda-sok-harita-h4277.html
2. http://www.yenisafak.com/dunya/barzaniye-destek-icin-1000-pkkli-zahoda-2797561
3. http://www.yenisafak.com/dunya/barzaniye-destek-icin-1000-pkkli-zahoda-2797561
4. http://www.tgrthaber.com.tr/gundem/gizli-toplantinin-detaylari-kerkuk-baskent-olacak-pkk-ile--199726

Adnan Oktar'ın The Jerusalem Post'da (İsrail) yayınlanan makalesi:

http://www.jpost.com/Opinion/Why-does-Turkey-object-to-the-referendum-in-the-Iraq-Kurdish-region-506655?utm_source=dlvr.it&utm_medium=twitter

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/258998/turkiye-irak-kurt-bolgesi-referandumunahttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/258998/turkiye-irak-kurt-bolgesi-referandumunahttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/jerusalem_post_adnan_oktar_why_does_Turkey_object_to_the_referendum_in_the_Iraq_Kurdish_region2.jpgWed, 04 Oct 2017 23:48:16 +0300
Afrika Felaketlerle Anılmayı Hak Etmiyor

Dev kıta Afrika'nın, çöllerden balta girmemiş ormanlara kadar büyük bir doğal zenginliği var. Dünyada başka yerde görülemeyecek canlılar, türlü türlü meyveler, zengin yer altı madenleri ve bereket kaynağı büyük ırmaklar hep bu kıtada.

Buna karşın -bazı doğa belgesellerini göz ardı edecek olursak- Afrika, hep felaket haberleri ile dünyanın gündemine geliyor. Terör eylemleri, darbeler, insan hakları ihlalleri, mülteciler, doğal afetler ve açlık ile ilgili haberler siyah kıta ile adeta özdeşleşmiş durumda.

Sözgelimi ajanslara en son düşen haberlerden birinde Çad Gölü bölgesinde 800 bin çocuğun yetersiz beslendiği belirtiliyor. Haberde yer alan bilgilere göre Çad Gölü bölgesinde 5 yaş altı yaklaşık 800 bin çocuk yetersiz beslenme ile karşı karşıya. Bunların 450 bini Nijerya'da, 247 bini Nijer'de, 63 bini Kamerun'da ve 22 bini ise Çad'da bulunuyor.

Bölgedeki geniş alanlara hala insani yardım ulaştırılamıyor. Söz konusu krizin çözümü için 2017 yılı için gereken 2.2 milyar doların %57'si hala ihtiyaç sahiplerine ulaştırılamamış durumda. Bölgedeki ülkeler, kuraklık ve açlığın yanı sıra Boko Haram gibi terör örgütlerinin de saldırılarıyla mücadele ediyor.

Bir başka haberde ise Nijerya’da doktorların, maaşların zamanında ödenmemesi, kötü çalışma koşulları ve sağlık sektörüne yönelik yatırımın yapılmaması nedeniyle süresiz greve gitme kararı aldığı belirtiliyor.

Dünya gündeminde hiç yer almayan haberler de var. Örneğin, yaklaşık 12 milyon nüfusa sahip Güney Sudan'da 4 milyon kişi, iç savaş nedeniyle evlerini terk etmek zorunda kalmış durumda. Mültecilerin yarısından fazlası ise çocuk. Bölgedeki çatışmalar nedeniyle bölgede gıda krizi ve bulaşıcı hastalıklar gitgide daha fazla yayılıyor. BM İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi (OCHA), geçen ay yayımladığı insani yardım bülteninde, sıtma salgınının, Şubat ayından bu yana 4 binden fazla kişinin ölümüne neden olduğunu açıkladı.

Aslında pek çok ülke ve uluslararası kuruluş Afrika’da yaşanan felaketlere engel olmak için çabalıyor. Ancak yaşananlara bakılacak olursa, bu yardımların, sorunları çözmekte yetersiz kaldığı açık. Bu noktada sorunlara çözüm üretilememesinin nedenlerini temelde iki gruba ayırmak mümkün. İlki, genelde Afrika’daki gelişmeleri takip eden herkesin fark edebildiği gibi, yardımların mahiyeti ile ilgili nedenler. Pek çok kesim, yapılan yardımların miktarlarının, ulaştıkları yerlerin ve dağıtımlarının yetersiz olmasından yakınıyor. Örneğin, tarım yapılamayacak durumdaki bir bölgede, çok sayıda kişinin konaklamaya devam etmesi ve bu kişilerin sayısıyla orantılı büyüklükte bir yardımın yapılmaması, sıkça rastlanılan bir durum.

Örneğin, Somali'de açlık sorununun oluşmasının temel nedeni, söz konusu su sıkıntısı ve iç savaş. Ancak ülkenin yeraltı kaynaklarında, yer üstündekinin neredeyse 100 katı su potansiyeli var. Somali, adeta yeraltında nehirler barındıran bir ülke. Açılan su kuyuları ile tarım yapmak mümkün. Bunun için ise, bölgede sondaj ekipmanlarının temin edilmesi ve yapılacak tarımın iyi planlanması gerekiyor. Türkiye’nin Somali’de bu yönde çalışmaları var.

BM şemsiyesi altında, Afrika Birliği’nin de desteğiyle oluşturulacak ve tek bir merkezden yürütülecek yardım organizasyonları ile bu sorunu gidermek mümkün. Böyle geniş ölçekli bir yapılanma, aynı zamanda yardımların siyasi nitelikli olmasının da önüne geçebilir. Çünkü yardım söz konusu olduğunda bile, iki lider, iki etnik grup ya da farklı iki dinin mensupları çatıştığında, batılı ülkeler kendilerine yakın gördüklerine yardım etmeyi tercih ediyorlar. Bunun önüne geçmek için, tüm yardımların bir havuzda toplanması, ihtiyacı kalıcı olarak karşılamaya yönelik olması ve yardımların, bölgelerde temsilcileri ve denetçileri olan merkezden yapılması gerekiyor.

Özel kuruluşlar veya devletler, bölgeye yardım görevini devam ettirebilmeliler; ancak bu yardımların gözetimi hatta denetimi kurulacak merkezi ve hiçbir yere bağımlılığı olmayan organizasyonlarda olmalıdır. Böyle bir organizasyonun, BM üyelerince denetlenebilir olması, yardımların tarafsızlığını sağlayabilir. İnsani yardım organizasyonlarında, çeşitli siyasi unsurların veto yetkisi gibi ekstra imtiyazların olmaması önemlidir. Bu sağlandığı takdirde, kilitlenmelerin ya da siyasi suiistimallerin yaşanma olasılığı kuşkusuz daha az olacaktır.

Kuşkusuz, Afrika’daki felaketlerin hepsi doğa kökenli değildir. Birçoğunun kaynağı bölgesel çatışmalardır. Örneğin, Güney Sudan’da mültecilerin açlık çekmesi ve hastalıklarla boğuşmasının nedeninin, aslında kuraklık ile bir ilgisi yoktur.

Dünya Gıda Programı koordinatörü Joyce Luma, "bu kıtlığın insan kaynaklı" olduğunu açıkça belirtenlerdendir. Bölgedeki nüfusun hemen tamamı çiftçidir ve burada cereyan eden çatışmalar nedeniyle çiftçiler, bölgeyi terk etmek zorunda kalmışlardır. Bu esnada insanlar, aylardır, bulabildikleri bitkilerle ve yakalayabildikleri balıklarla yaşamaya çalışmaktadırlar.

Bu insanlar, BM tarafından güvenliği sağlanan bölgelerde iskan edilebilir ve balıkçılık ya da çiftçilik yaparak geçimlerini sağlamaları için gerekli donanımlar sağlanabilir. Bölgede hali hazırda, koyun ve keçileri aşılayarak, besi hayvanı ölümlerinin önüne geçilmesine yönelik bir proje yürütülmeye devam etmektedir. Ancak yapılan yardım ne olursa olsun, barış ve güvenliğin olmadığı yerde tüm yardımlar yetersiz kalacaktır.

Afrika’da yaşanan insanlık dramının asıl sebebinin, farklı çıkar odaklarının güç ve kaynak elde etme çabası olduğu unutulmamalıdır. Bu ihtiras önlendiği takdirde, Afrika yardıma muhtaç olmaktan çıkıp dünyanın bir numaralı insani yardım merkezi haline dönüşecektir. Bunun gerçekleşmesi için, çıkar odaklarına karşı iyiler, ittifak etmek zorundadır. Menfaatperestlerin zavallıları sömürme hırsı, ancak bu şekilde durdurulabilir.

Adnan Oktar'ın American Herald Tribune'de (Amerika) yayınlanan makalesi:

https://ahtribune.com/world/africa/1934-unlocking-africa-potential.html

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/258996/afrika-felaketlerle-anilmayi-hak-etmiyorhttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/258996/afrika-felaketlerle-anilmayi-hak-etmiyorhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/american_herald_tribune_adnan_oktar_unlocking_africas_potential_2.jpgWed, 04 Oct 2017 23:39:10 +0300
"Beğeni" İçin Yaşamak, Sosyal Medyanın Yeni Hastalığı

Bugün sosyal medya da 2 milyar Facebook ve 1.4 milyar Youtube kullanıcısı var. Instagram kullanıcısı sayısı ise 700 milyon civarında. Bu rakamlara 350 milyon Snapchat ve 330 milyon Twitter kullanıcısını da eklersek dünyamızın üçte birinin sosyal medya üzerinden iletişimde olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.(1) Bu topluluk her gün hayal gücümüzün çok üstünde bir sayıda paylaşım yapmakta. Facebook kullanıcıları 24 saatte 8 milyar içerik yüklüyorlar. Youtube’a bir gün içinde yüklenen videoların toplam süresi ise 400.000 saat. Aynı sürede 500 milyon Tweet atılırken, İnstagram’a 350 milyon fotoğraf yükleniyor.

Bu devasa iletişim ağı zaman içinde kendi kurallarını da oluşturdu. Instagram’da ya da Facebook’ta “Like” almak, Twitter’da “RT”’lenmek, Youtube’da seyredilmek insanlar arasında yeni bir başarı ölçüsü haline geldi. Facebook’ta ilk kullanıldığı günden bu yana “Like” tuşuna 1.2 trilyon kez basılmış. Instagram ise günde 4.5 milyar kez “like” alıyor. Bu istatistikler insanlık için yeni bir bağımlılık tehlikesinin kapımıza geldiğini gösteriyor. (2) Sosyal Medyada beğenilmek, kabul görmek ve diğer kullanıcıların önüne geçebilmek insanlık için yeni bir saplantı haline gelmiş durumda. Sosyal medya kullanıcılarının %60’ının 30 yaşın altında olduğunu düşünürsek bu yakın zamanda dünyamızın en önemli sorunlarından bir haline gelecek. (3)

Birçok sosyal medya kullanıcısı sanal alemdeki yaşantılarını gerçek hayatlarının önüne koymuş haldeler. Hayatlarının her anını hiç tanımadığı on binlerle paylaşıyorlar. Dijital toplumda kabul görmek ve beğenilmek için yani “Like” alabilmek için her türlü riski göze alıyorlar. Dağlara tırmanıyor, gökdelenlerin üzerine çıkıyor, yerin altında, denizin derinliklerinde, dünyanın en tehlikeli noktalarında selfie çekiyorlar. Bu uğurda hayatlarını dahi tehlikeye atabiliyorlar. Tüm bu ekstrem yaşam tarzının tek bir amacı var; sosyal medyada mümkün olduğunca çok “Like” alabilmek. “Like” yarışında öne geçebilmek için gerçekleri saptırmaktan ve hayatlarını olduğundan daha iyi göstermekten de geri kalmıyorlar. Kaspersky Lab'in araştırmasına göre, her 10 kişiden biri sosyal medyada beğeni alabilmek için gerçeği çarpıtıyor; olduğundan farklı bir insan gibi görünmeye çalışıyor.(4) Yani "Like" alma, bir araç olmaktan çıkmış adeta bir amaç haline gelmiş. Birçokları için internet sanal bir dünyadan ibaret değil; tümüyle sosyal bir gerçeklik haline gelmiş; sosyal medyada beğenilmek, gerçek hayatta beğenilmenin önüne geçmiş durumda.(5) Bu sanal beğenilme isteği Facebook kullanıcılarının günde 4.5 milyar kez yani dakikada 3.2 milyon kez "Like" tuşuna basmasını sağlıyor. Bugün artık “Like” tuşunun olmadığı bir dünyayı hayal etmek bile zor.

Sanal dünyanın gerçek hayatın önüne geçmeye başlaması ile birlikte psikolojik rahatsızlıklarda dijitalleşmeye başladı. FOMO ya da açık haliyle “Önemli bir hadiseyi kaçırma korkusu” (Fear of Missing Out) birçok önemli akademik çalışmaya konu oldu.(6)(7) TIME gibi önemli uluslararası dergiler, sosyal medyanın ortaya çıkardığı bu psikolojik rahatsızlıkla mücadele yöntemlerini anlatan makaleler yayınladılar.(8) Oxford English Dictionary, FOMO rahatsızlığını “başka bir yerdeki daha heyecanlı muhtemel bir olayı kaçırma endişesi“ olarak sözlüğüne ekledi. FOMO özellikle sosyal medyanın ana kullanıcıları olan Z kuşağı için önemli bir tehlike oluşturuyor. 18 yaş altı bu genç kuşak, Tweet’leri RT yapılmadığında veya Facebook'da beğeni alamadıklarında kendilerini kötü hissetmeye başlıyorlar; daha popüler hesapların varlığından dolayı depresyona giriyorlar. Kopenhag Üniversitesi bu rahatsızlığı “facebook kıskançlığı” (facebook envy) olarak da isimlendirdi.(9)

Sosyal medyanın bu karanlık yönü sorunlu kişilikleri daha da uçuruma sürüklüyor. Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) ortaya koyduğu tabloya göre geçtiğimiz yıl her 40 saniyede bir kişi intihar etmiş. Bu, dünya genelinde kendi eliyle hayatına son veren 800 bin kişi demek.(10). Bu sayının önemli bir kısmı 19-24 yaş arasındaki gençlerden oluşuyor. İntihar, bu yaş grubundaki ölüm sebepleri arasında ikinci sırada. Yani dünya gençliğinin büyük bir kısmı, intiharın çözüm olarak görüldüğü bir ruh hali içinde sınırda bir yaşam sürmekte.

Sosyal medya da bu ateşe körükle gidiyor. İntiharların sosyal medyada canlı olarak yayınlanması yaygınlaşmaya başladı. 2008 yılında Japon bir mesaj panosunda hidrojen sülfit gazının intihar için uygun olduğu bilgisi paylaşıldıktan sonra 220 kişi bu yolla intihar etti. Bir diğer olayda Yeni Zelanda'da bir kişi intihar ettikten sonra hazırlanan anma sayfasından etkilenen 8 kişi daha canına son verdi. "Mavi Balina" isimli oyun ise sadece Rusya’da 130 gencin intiharına sebep oldu. Suicide Challange (İntihar Meydan Okuyuşu) olarak adlandırılan bu sosyal medya çılgınlığı, bir Facebook grubu olarak ortaya çıkmıştı. Bir grup hastalıklı karakter, gençler üzerinde baskı oluşturarak, kendi kendilerine zarar vermekle başlayan, intihar ile sonuçlanan bir psikolojik süreç oluşturdular. Mavi Balina oyununun etkisiyle Hindistan’da, İngiltere’de, Avrupa’da da 15-18 yaş arasında birçok genç hayatına son verdi. Bugün araştırmalar, sosyal medyanın intiharı teşvik eden bir yönü olduğunu açıkça ortaya koymaya başladı. 

Sosyal medya ile insanlar arasında iletişimin hızla artması gerçekte sevindirici bir gelişme. Büyüklerimizin bir ömür boyu göremedikleri teknolojik gelişmeler, sadece birkaç yıl içinde gerçekleşiyor. İnsanlar birbirlerini tanıyor ve kaynaşıyorlar. Ortak bir insanlık kültürü gelişiyor; insanlar birbirlerini, doğru ve güzel olana daha etkili şekilde davet edebiliyorlar. Dünyamız daha güzel bir geleceğe hep birlikte hazırlanıyor. Kuşkusuz sosyal medya, bu bakımdan önemli bir tebliğ ve dostluk ortamı. Bu ortamın farklı amaçlarla kullanılmaması, gençlere kötülük ve depresyon yöntemlerini gösteren bir yol olmamasını sağlamak elimizde.

Önümüzdeki dönemde bizlere düşen en önemli görev bu büyük imkanın doğru yoldan çıkmasını engellemek ve medeniyetimizin gelişmesine katkıda bulunmasını sağlamaktır. Dünyanın ihtiyacı, sosyal kurallar ile düzene konulmuş, iyiliğin ve barışın yollarını gösteren ve insanları ittifaka davet eden bir dijital hayattır. 

  1. http://www.smartinsights.com/social-media-marketing/social-media-strategy/new-global-social-media-research/
  2. https://www.statista.com/statistics/274829/age-distribution-of-active-social-media-users-worldwide-by-platform/
  3. https://www.omnicoreagency.com
  4. https://www.kaspersky.com/about/press-releases/2017_one-in-ten
  5. https://www.entrepreneur.com/article/243924
  6. http://www.apa.org/monitor/2017/03/cover-disconnected.aspx
  7. http://www.apa.org/gradpsych/2016/01/missing-out.aspx
  8. http://time.com/4358140/overcome-fomo/
  9. http://www.independent.co.uk/life-style/gadgets-and-tech/facebook-social-media-make-unhappy-jealous-people-particularly-sad-copenhagen-university-study-a7490816.html
  10. http://www.who.int/mental_health/prevention/suicide/suicideprevent/en/

Adnan Oktar'ın BERNAMA (Malezya) & Riyadh Vision'da (Suudi Arabistan) & The Malaysian Times (Malezya) yayınlanan makalesi:

http://www.bernama.com/bernama/v8/fe/newsfeatures.php?id=1396729

http://www.riyadhvision.com.sa/2017/10/12/living-for-likes-a-new-pressure-on-the-society/

https://www.themalaysiantimes.com.my/living-likes-new-pressure-society/

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/258994/begeni-icin-yasamak-sosyal-medyaninhttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/258994/begeni-icin-yasamak-sosyal-medyaninhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/bernama_adnan_oktar_living_for_likes_a_new_pressure_on_the_society2.jpgWed, 04 Oct 2017 23:25:22 +0300
Birleşmiş Milletler'in Boyun Bağını gevşetmekI. Dünya Savaşı'ndan sonra tüm dünyanın büyük bir akıl tutulmasına tekrar düşüp savaşmasını önlemek için kurulmuştu Milletler Cemiyeti. Savaşlara son vermek üzere her ülkeden temsilciyi bünyesinde barındıracaktı. Cemiyetin 22. Maddesi, "savaştan sonra bağımsızlığa kavuşan ve kendi kendilerini yönetme yeteneğinden yoksun olan halkların yaşadığı ülkelere, kendi kendilerini yönetmeye yetenekleri olacakları zamana kadar, Cemiyet adına yönetimlerine bir mandater atanması" hükmünü yasallaştırıyordu. Bu durum, her ne kadar iyi niyetli bir yardım görünümünde sunulsa da, "zayıf" ülkelerin sömürüsü için verilmiş ilk yasal karardı.

Milletler Cemiyeti'nin başarısızlığını görmek için, çok değil 19 sene geçmesi yeterli oldu. II. Dünya Savaşı gibi dev bir paylaşım savaşının patlak vermesi, Cemiyeti dağıtmakla kalmadı, izlenilen politikanın da hatalı olduğunu gösterdi. 53 milyon kişinin yaşamını yitirdiği II. Dünya Savaşı sonrasında daha köklü bir birlik kararı gerekiyordu. "Birleşmiş Milletler" bunun üzerine kurulmuştu.

Milletlerin barış adı altında tek bir çatı altında toplanmaları, daima takdir edeceğimiz ve destekleyeceğimiz bir girişimdir. İttifak, büyük ve köklü akıl tutulmalarını önleyecek bir birlikteliğe kapı açarken, aynı zamanda devletleri belirli kanunlar çerçevesinde dizginlemekte ve bu kurallara bağımlı hale de getirmektedir.

Fakat böyle bir ülkü üzerine kurulmuş Birleşmiş Milletler gibi bir kurumun, üstlendiği düsturu yerine getirmek için kendi ürettiği bürokrasinin mahkumu olmaması gerekir. Aşılamayan sınırlar, alınamayan kararlar, çözülemeyen savaşlar ve yüz karartıcı suçlamalar BM'nin bugün üstlendiği görevleri hayata geçirmesine engel olmaktadır. Bu Birliğin kurulması, belki III. Dünya Savaşı'nı önlemiştir; fakat dünya şu anda, bölgesel savaşlar içinde kıvranan bir dehşet sarmalının içindedir. İşin aslı ise, BM, Barış Gücü'nün kısmi ve bölgesel başarıları dışında, bu konuda bir şey yapamamaktadır.

Uluslararası uyuşmazlıklarda BM müdahalesi, genellikle silahlı çatışmaların başlamasından sonra gelmiştir ve gerekli barış ortamı yeterince sağlanamamıştır. Ortadoğu çatışmaları aynı hızda devam etmektedir. BM çatısı altında aranan çözümler, sürekli olarak bürokratik engellere takılmaktadır. BM Güvenlik Konseyi, 9 yıl sonrasında ilk defa bu yıl Eylül ayında "Myanmar ordusunu kınama" konusunda ortak bir karar alabilmiştir. Bu kınama ise ne Arakan Müslümanlarına bir çözüm getirmiş ne de oradaki katliamı durdurmuştur. Bu, dünya barışı uğruna bir araya gelmiş böylesine önemli bir kurum adına, acınacak bir durumdur.

Bu yıl 72. Genel Kurul toplantısına katılan BM'ye üye 193 ülkenin liderleri, Birleşmiş Milletler'in 1945 yılında kurulduğunu ve artık günümüzün taleplerini karşılamadığını belirterek reformlar yapılmasını talep ettiler. Reform konusunu en fazla dile getiren liderlerden ABD Başkanı Donald Trump, 2000 yılından beri BM bütçesinde %140 oranında, personel sayısında da iki katı artış olmasına rağmen son yıllarda Birleşmiş Milletlerin bürokrasi ve yanlış yönetim nedeniyle potansiyelini tam olarak yerine getiremediğini belirtti.

BM Genel Sekreteri Antonio Gutteres ise, "geceleri uykumu kaçıran tek şey bürokrasi" derken, BM'nin içine düştüğü bu büyük açmazı özetliyordu.

Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan ise BM'nin yapısındaki reform gerekliliğini şu sözlerle özetledi: "Biz Güvenlik Konseyi'nin tamamının, aynı hak ve yetkilere sahip 20 ülkeden oluşan bir yapıya sahip olmasını öneriyoruz. Artık II. Dünya Savaşı sonrası bir dünya yok. Tüm dünya ülkelerinin görev aldığı bir Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin insanlığın vicdanı olacağını umuyoruz." Brezilya Devlet Başkanı Michel Temer de, “Bugün her zamankinden daha çok BM’ye ihtiyacımız var. Fakat reform hala gereklidir” diyerek BM Güvenlik Konseyinin genişletilmesini talep etti.

Güvenlik Konseyi'ndeki beş üyenin veto hakkı, dünyadaki savaşlar konusunda kararların alınmasını engellerken, BM'nin kuruluş şartları, yani kendi bürokrasisi, kendisini yenilemesine izin vermiyor. Savaşların kaçınılmaz sonucu olan mülteciler ise, BM'nin köklü bir çözüm alamadığı büyük sorunlardan sadece biri. Bir kısım devlet başkanları Türkiye, Lübnan gibi mültecilere kapılarını açan ülkeleri kutlamakla yetinirken, BM'nin bu konuda karar alamaması konusunda bir şey yapamıyorlar. BM, şu anda, üzerine milyonlarca dolar yatırım yapılan ama kendi kuralları içinde boğulan bir kördüğüm içinde.

Geçmiş yıllardan beri gündeme gelen BM Barış Gücü hakkında çıkan bir kısım yüz karartıcı suçlamalar, insani müdahalelerinin güvenilirliği konusunda derin şüpheler meydana getirdi. Bu yıl Eylül ayında, İsveç'in önerisi ile New York'ta gerçekleşen toplantıda, 75 ülke, BM bünyesinde görev yapan asker ve sivillerin, kadın ve çocuklara yönelik cinsel saldırılarını engellemek için sözleşme imzaladı. İsveç Dışişleri Bakanı Margot Wallström, sözleşmenin imzalanmasından sonra “Bir cinsel taciz vakası tüm Birleşmiş Milletler’i karalamak için yeterli” açıklamasını yaptı.

Durmaksızın savaş ve terör üreten günümüz dünyasında, belki de en acizce şey, milletlerin kendi kurallarının içinde kapana kısılmalarıdır. Dünya için umut olması gereken BM'nin böylesine bir bürokrasi çıkmazı içinde bocalaması, bu kurumu oluşturan dev milletlerin sürekli reformdan bahsedip bu konuda hiçbir adım atamamaları büyük bir sorundur. Devletlerde anayasalar, nasıl tarihe ve gidişata göre şekilleniyor, düzenleniyor hatta yenileniyorsa, BM kuruluş kararnamesi de, aynı düzenlemeye muhtaçtır. Bu mümkün ve zaruridir. Veto hakkının ortadan kaldırılması, sorunlu bölgeler için bölge ülkelerin kararının öncelikli tutulması ve soykırım şüphesi delillendirildiğinde buna karşı ani ve etkili tedbirler alınması, BM kararnamesinde yapılması acil değişiklikler olmalıdır. Bunun yanı sıra, BM'nin adını lekeleyecek hiçbir yüz karartıcı suçun gerçekleşmemesi için acil önlem şarttır. Bunun için BM Barış Gücü askerlerinin özel eğitimden geçirilmeleri ve bu konuda caydırıcı cezalarla karşılaşacaklarını bilmeleri önemlidir.

Dünya, BM gibi küresel barışı sağlayacak ittifak kurumlarına muhtaçtır. Hazır elimizde böyle önemli bir kurum varken, bunu etkili kılmak elimizdedir.

Adnan Oktar'ın The Jakarta Post'da yayınlanan makalesi:

http://www.thejakartapost.com/news/2017/10/04/loosening-un-s-neck-tie-and-its-impasse.html

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/258991/birlesmis-milletlerin-boyun-bagini-gevsetmekhttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/258991/birlesmis-milletlerin-boyun-bagini-gevsetmekhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/jakarta_post_adnan_oktar_loosening_the_UNs_neck_tie_and_its_impasse_2.jpgWed, 04 Oct 2017 23:14:26 +0300
Katar-Türkiye Kardeşliği Köklü Tarihi Temeller Üzerine Kuruludur

Geçtiğimiz günlerde Katar Emiri Sayın Şeyh Temim bin Hamed Al Sani Türkiye'ye sürpriz bir ziyaret gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan'la Beştepe'de 2.5 saatlik basına kapalı bir görüşme yapan Şeyh Al Sani, aynı zamanda Körfez Krizi'nden sonraki ilk yurt dışı ziyaretini de Türkiye'ye gerçekleştirmiş oldu.

Ağırlıklı olarak son krizle ilgili gelinen noktanın masaya yatırıldığı görüşmede, bölgesel ve uluslararası gelişmeler ve bundan sonra atılacak adımlar konuşuldu. Krize diplomatik yollardan çözüm bulunmasının gerekliliği üzerinde duruldu. Türkiye-Katar arasındaki ikili ilişkiler ile ticari, sanayi ve askeri alanlardaki işbirliğinin geliştirilmesi konuları ele alındı. Ayrıca Suriye ve Arakan'daki son durumun da görüşmede değerlendirildiği belirtildi.

Takibeden günlerde, ziyaret her iki ülke açısından da olumlu meyvelerini vermeye başladı. Türkiye'nin, boru hatları ile petrol taşıma firması Botaş ile Katar'ın Qatargas enerji firmaları arasında 3 yıllık LNG (sıvılaştırılmış doğal gaz) ticareti anlaşması imzalandı. Qatargas, anlaşmaya göre her yıl Katar'dan Türkiye'ye 3 yıl süresince 1.5 milyon ton LNG transfer edileceği açıklamasını yaptı. Qatargas Üst Yöneticisi Halid bin Halife Al Sani de söz konusu ticari işbirliğinin uzun yıllar sürmesini temenni ettiklerini belirtti.

Nitekim, Türkiye ile Katar arasındaki ticari ilişkiler özellikle 2000'lerin başlarından itibaren sürekli artan bir ivme ile gelişiyor. Katar, Türkiye'de son yıllardaki pek çok büyük yatırımlara ve ortaklıklara imza attı. 2015 yılından itibaren birçok büyük ve kritik Türk şirketinin hisseleri Katarlılar tarafından satın alındı. Dünya çapında 335 milyar dolarlık yatırım hacmine sahip olan Katarlıların Türkiye’deki yatırımları 18 milyar dolar civarında. 2016 yılında Türkiye Katar’a 421 milyon dolarlık ihracat yaparken, ithalatı 271 milyon dolar oldu. Amaç 700 milyon dolar düzeyindeki bu ticari hacmi iki katına çıkarmak. Uluslararası Yatırımcılar Derneği’nin (YASED) 2016 raporuna göre Türkiye’de en çok yatırım yapan ülkeler arasında Katar 7. sırada yer alıyor.

Aynı şekilde, Türkiye de Katar'da ağırlıklı olarak inşaat sektöründe faaliyet gösteriyor. Katar'ın Türk inşaat firmaları açısından ciddi bir pazar potansiyeline sahip olduğunu söyleyen Müteahhitler Birliği Başkanı Mithat Yenigün, 2017'nin ilk çeyreğinde Türk şirketlerinin Katar'da toplam 14.2 milyar dolarlık 128 proje üstlendiklerini belirtiyor. Doha metrosu başta olmak üzere, birçok önemli altyapı, ulaşım ve yapı inşaatları bu projeler arasında yer alıyor. Ayrıca, 2022 yılında Dünya Kupası'na ev sahipliği yapacak Katar'ın, bu kapsamda başlatacağı yaklaşık 170 milyar dolarlık alt ve üstyapı yatırımlarında Türk firmalarının önemli projeler üstlenmeleri bekleniyor.

Ancak Türkiye-Katar ilişkileri sadece bu son dönemdeki karşılıklı güzel ve olumlu gelişmelerden ibaret değil. Katar-Türkiye ilişkileri gerçekte çok daha eski tarihlere dayanır ve bu ilişkiler ticari ve ekonomik olmanın ötesinde köklü ve sıcak bir dostluk ile kardeşlik temelleri üzerine kuruludur.

Bilindiği gibi, Katar 1914 yılında Osmanlı himayesinden en son ayrılan ülke oldu. Ancak, Katar her dönemde çevresindeki devlet ve kabilelerin tehdit ve saldırılarına maruz kalan bir ülke konumundaydı. Şimdiki Katar Emiri Şeyh Al Sani'nin büyük dedesinin yine böyle bir saldırı karşısında İstanbul'dan yardım istemesi üzerine Osmanlı Katar'a dört adet Türk bayrağı gönderdi. Bu dört bayrağın Katar'daki dört noktaya dikilmesiyle birlikte Katar'a yönelik baskı ve saldırılar da o dönemde sona erdi. ("The Ottoman Gulf: The Creation of Kuwait, Saudia Arabia, and Qatar", Frederick F. Anscombe, Columbia University Press, October 1, 1997)

 İşte günümüzdeki Türk-Katar ilişkileri bu ve benzeri tarihi sağlam dostluk, kardeşlik ve dayanışma temellleri üzerine kuruludur. Nitekim, bu kardeşlik ruhunun bir göstergesi olarak Katar'ın, Türkiye'deki 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında gösterdiği destek ve dayanışmanın unutulması mümkün değildir. Katar Emiri Sayın Al Sani bu hain darbe girişiminden sonra derhal Türk Hükümeti'ne olan desteğini açıklayarak kara gün dostu olduğunu tüm dünyaya göstermiştir.

Dahası, Middle East Monitor'ün haberine göre darbe girişiminin ardından Katar, Özel Kuvvetler mensubu 150 askerini Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın korunması için Türkiye'ye gönderdi. Türkiye Katar Büyükelçiliği, "bu işbirliğinin iki ülke arasındaki ilişkileri kuvvetlendirdiği" açıklamasını yaptı.

Türkiye de, Körfez ülkelerinin Katar'a yönelik başlattıkları ambargo ve yaptırım kararının ardından, kendinden beklendiği şekilde en kısa sürede harekete geçti. Krizin başladığı andan itibaren ülkeye derhal gıda, tekstil ve diğer her türlü acil ihtiyaç konusunda yardım seferberliği başlattı. Halen de Katar'ın gıda ve diğer her türlü ihtiyaç ve tüketim maddesi stoklarında eksiklik yaşanmaması için Türkiye elinden geleni yapmakta. Türkiye'nin 24 saatte Katar'ın yardımına koşması yabancı medyada geniş yer aldı. Katarlı vatandaşlar da sosyal medyada, marketlerdeki Türk ürünlerinin fotoğraflarını "Selam ey Osmanlı" mesajlarıyla paylaştılar:

Khalid_AlSuliti adlı bir hesap, süpermarketlerdeki Türk malı ürünlerin fotoğraflarını paylaşarak, "Komşularımızın bizi kuşattığı ilk 24 saat içinde Türk ürünleri marketlerimize geldi" yazdı. Sarah AlMuhanadi, "Türkiye'nin Katar'ın dostu olduğunu hep biliyordum. Ancak Türk halkından bu kadar sevgi ve dayanışma beklemiyordum. Teşekkürler Türkiye" mesajını paylaştı. Televizyon sunucusu Usame Caviş de "Türkiye'nin dahil olmasıyla olaylar yatışacak gibi görüyor. Allah'ım sen Katar halkını koru" tweetini attı.

Türkiye bugün de en başından beri olduğu gibi, Körfez'deki bu anlamsız krizin sonlanması için her türlü diyalog ve uzlaşı girişimini ve çağrısını sürdürüyor. Her türlü diplomatik teması yürüterek Katar'a tam bir destek sunuyor.

Görüldüğü gibi, ilk bakışta şer gibi gelişen olaylar iki kadim dostun yeniden kenetlenip güçlerini birleştirmelerine, dostluk ve kardeşliklerini pekiştirmelerine vesile olarak çok büyük bir hayra dönüştü. Bundan sonra da bölgenin huzur ve barışa kavuşması için bu iki önemli ülke aynı dostluk ve kardeşlik çatısı altında işbirliği ve çalışmalarını sürdürecektir. Bu güzel sevgi, birlik ve kardeşlik ruhunun tüm Müslümanlara örnek teşkil ederek en kısa zamanda tüm İslam alemini kuşatması ise en büyük dileğimizdir.

Adnan Oktar'ın The Peninsula Qatar'da (Katar) yayınlanan makalesi:

https://www.thepeninsulaqatar.com/opinion/26/09/2017/Qatar-Turkey-friendship-has-strong-historical-foundations

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/258523/katar-turkiye-kardesligi-koklu-tarihihttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/258523/katar-turkiye-kardesligi-koklu-tarihihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/the_peninsula_qatar_adnan_oktar_Qatar_Turkey_friendship_has_strong_historical_foundations2.jpgThu, 28 Sep 2017 18:03:04 +0300
Radikal Zincirlerden Kurtulmak İsteyen Afganlı Kadınlara Sosyal Medya Desteği

Bir grup genç ve cesur Afganlı kadın, geçtiğimiz Temmuz ayında, ülkede kendi isimleriyle anılmalarını engelleyen yasa ve töreleri protesto etmek amacıyla sosyal medyada geniş çaplı bir kampanya başlattı. Afganistan'da halen resmen yürürlükte olan bu insanlık ayıbına karşı düzenlenen kampanyanın adı "WhereisMyName". Kampanya, kadınları 2. sınıf insan olarak gören İslam dünyasına hakim gelenekçi radikal zihniyeti, bir başka boyutuyla tekrar gözler önüne serdi.

Söz konusu ayrımcı uygulama, isimleri sosyal yaşamın her alanından silinen kadınların ancak 'falancanın kızı', 'filancanın karısı, annesi ya da kız kardeşi' gibi yakın erkek akrabalarının isimleriyle çağrılmasını zorunlu kılıyor. Erkekler eşlerine toplum içinde, 'Çocukların Annesi', 'Hane Halkım', 'Zayıfım' gibi dolaylı ve küçümseyici ifadelerle sesleniyor.

Bazı Afgan erkekleri ise, çok daha ileri giderek bu geleneği kadınlara yönelik galiz aşağılama boyutlarına vardırıyor. Bu kişiler, bağnazların tipik özelliği olan ilkel ve kompleksli kişiliklerini bu çirkin üsluplarıyla örtmeye çalışarak eşlerine 'Keçim', 'Tavuğum' gibi alçaltıcı lakaplarla hitap ediyorlar.

Resmi belgelerde, düğün davetiyelerinde, hatta mezar taşlarında bile kadınların doğuştan aldıkları gerçek isimlerinin kullanılması yasak. Aile ortamı dışında kadınları öz isimleriyle çağırmak uygunsuz, hatta hakaret unsuru olarak görülüyor. Afganlı kadın, hayatının eğitim, evlilik gibi her alanında bütünüyle ailesindeki erkeklerin tasarruf ve kararına terk edilmiş durumda.

Tüm bu olumsuz manzaraya karşın Afganistan'da, kadının kimliğini yok ederek bu mazlum insanları adeta erkeklerin kölesi haline getirmeyi hedefleyen bağnaz geleneklere meydan okuyan kadınlar da var. Kampanyanın katılımcılarından siyasi bilimler öğrencisi 26 yaşındaki Tahmina Arian, "İşlerin değiştiğini görmek istiyorum. 21. yüzyılda hala Ortaçağ'daki gibi yaşandığını görmekten yoruldum. Bu zor ve acı verici. Ben harekete geçmezsem, kardeşim geçmezse kim yapacak, kim geçecek? Artık bir yerden başlanmalı ve biz elimizden geleni yapıyoruz." diyor.

Gazeteciler, yazarlar, sanatçılar başta olmak üzere Afganistan'dan olduğu gibi dünyanın dört bir tarafından binlerce insanın Facebook ve Twitter üzerinden destek verdiği kampanya, kadınların kendi kimliklerine ve isimlerine sahip olmalarının en doğal hakları olduğunu savunuyor.

WhereisMyName kampanyasında göze çarpan tweetlerden bazıları ise şöyle:

– Arezoo Heidary: "Beni kendi adımla çağırmak büyük bir ayıp değil. Bu benim en birincil insani hakkım. İnsanlığa saygı gösterin."

– Isabelle Kersimon: "Toplum içinde bizi, 'Siyah Saçlılar', 'Zayıflar' diye çağırıyorlar... Müthiş bir operasyon."

– Ofelia Cazacu: "Kadınlara hakları, haklara sahip olmanın önemi öğretilmeli ama önce kim olduklarını bilmeleri öğretilmeli."

– Kundu Thomsen: "Afganistan'daki ve diğer ataerkil ülkelerdeki kadınları desteklemek aynı zamanda gelecekteki istikrarın da bir anahtarı."

– Orenda Magazine: "WhereisMyName kadınların isimlerini silmeye yönelik uzun süredir uygulanan Afgan geleneğini değiştirmeyi amaçlıyor."

Naşir Ansari de paylaşımında, "Kadınların isimlerini saklamanın İslam ile hiçbir ilgisi yok. Eğer durum öyleyse, neden İslam'da peygamberlerin eşlerinin adlarını hepimiz biliyoruz?" demekte.

Bu şekilde yüzlerce Tweet her gün yenileri eklenerek uzayıp gidiyor.

Görüldüğü gibi WhereisMyName kampanyası Afganistan ve benzeri, gelenekçi ortodoks İslam anlayışının hakim olduğu coğrafyalarda kadının her şeyden önce kendi kimliğini taşıma, kendi ismiyle anılma gibi en doğal, en basit, ancak en önemli ve temel hakkını geri kazanmasını amaçlıyor. Tweetlerden de anlaşıldığı üzere kampanya, kadınların, ellerinden alınmış tüm diğer insani hakları da tekrar kazanabilmeleri yönünde atılmış cesur ve samimi bir ilk adım.

Kampanya vesilesiyle ortaya çıkan çok hayati bir gerçek de kadınlara yönelik bu küçük düşürücü ve ayrımcı yaklaşımın sanıldığının aksine İslam ve Kuran'la hiçbir ilgisinin olmaması. Zira, bu uygulama çok eski ve köklü bir Afgan kabile geleneğine dayanıyor. Kadının kabile kültüründe, 2. sınıf ve değersiz görülmesinin önemli bir sembolü. Ancak, kadın aleyhtarı her türlü baskıcı ve kısıtlayıcı töresel adet gibi bu sapkınlık da, Kuran'a bütünüyle zıt ve karşıt bir bağnazlık dinini benimseyen radikal unsurlar tarafından sözde İslam adına (!) hemen sahiplenildi. Taliban yönetiminin başa geçmesiyle birlikte yeniden uygulamaya sokularak Afganlı kadınların önceki dönemde sahip oldukları bu en birincil hak, ellerinden geri alındı. Diğer bir deyişle, Afganistan kabile dönemi uygulamalarına tekrar geri dönmüş oldu.

Oysa, 1919’da İngiltere’nin boyunduruğundan kurtularak bağımsızlığını ilan eden Afganistan’da kadınlar, Taliban öncesi dönemde son derece modern, özgür ve rahat bir yaşam sürüyorlardı. Giyim, kuşamlarında, hareket ve davranışlarında, günlük yaşamlarında son derece özgürlerdi.

Afganistan'ın başkenti Kabil'de doğup ABD'de San Jose Üniversitesi'nde Mühendislik Profesörü olan Mohammad Humayon Qayoumi, "Bir zamanlar Afganistan" isimli fotoğraflı deneme kitabında bu dönemi, "5o yıl önce, Afgan kadınları tıp alanında kariyer peşinde koşarlardı. Kadınlar ve erkekler Kabil’deki sinema salonlarında ve üniversite kampüslerinde bir aradalardı..." sözleriyle tasvir ediyor.

Taliban rejiminin 1996’da merkezi hükümetin zayıflamasını fırsat bilerek iktidara gelmesi ile kadınlar için akıl almaz bir baskı, şiddet ve zulüm dönemi başladı. Kadınların bakımlı olması, gülmesi, eğlenmesi, okula gitmesi, çalışması, fikirlerini özgürce beyan etmesi, eşlerinden izinsiz ve yanlarında erkek bir akrabaları olmadan sokağa çıkmaları yasaklandı. Kadınlar, evlerinde adeta bir hücre hapsi hayatı yaşıyordu. Bu acımasız kurallara uymayan kadınlar ise meydanlarda dövüldüler, kırbaçlandılar, taşlanarak öldürüldüler.

2001'de Taliban rejiminin yıkılması ile birlikte kadınlar okula ve işe gitme, oy kullanma gibi bazı haklarını kazansalar da, Taliban'ın kendilerine dayattığı baskıcı gelenek ve yasaların çok büyük bölümü yeni yönetimler tarafından da sürdürülüyor.

Kadınların en doğal insani haklarını geri kazanmaları, çağdaş ve modern ülkelerin standartlarında bir yaşam ve statüye sahip olmalarının önündeki en büyük engel, ülke yönetimindeki radikaller. Elbette bu kişiler de, ülkenin büyük bölümüne hakim radikal unsurların temsilcileri.

Kadın hakları konusundaki çalışmalarıyla tanınan Afganistan milletvekili Şahgül Rezaie de "Parlamentoda kadınlar için atılacak bu adımlara karşı olan bazı radikal unsurlar var." ifadeleriyle bu engele dikkat çekiyor.

Kadın gibi, Allah'ın yarattığı büyük bir lütuf ve nimete gösterilen bu zulüm ve nankörlük, Müslüman aleminin sorunlarla boğuşmasının, kalkınıp güçlenememesinin en büyük sebeplerindendir. Dünyada huzursuzluk yaşayan ülkelerin genellikle kadınlara baskı yapan yönetimler olması da oldukça dikkat çekicidir. Kadınların haklarını ve saygınlıklarını geri kazanmaları, Müslüman toplumların bu sapkın gelenekçi din anlayışını terk ederek İslam'ın yegane gerçek ve geçerli kaynağı olan Kuran’a dönmeleriyle mümkün olur.

Çünkü Allah Kuran’da, takva konusunda kadın ile erkek arasında hiçbir fark olmadığını ve kadın ve erkeğin salih amellerde bulunma konusunda eşit sorumlulukları olduğunu bildirmiştir. Üstelik, verilen değer bakımından Kuran’da kadın erkekten daha üstündür.

Sebe Melikesi örneğinde gördüğümüz gibi kadın devlet yönetiminde görev alabilir. Kuran’da, Hz. İsa (as)’ın annesi Hz. Meryem cesareti, zorluk anında gösterdiği kararlılık ve üstün ahlakıyla övülmektedir. Peygamberimiz (sav) devrinde kadınlar yaşamın tüm alanlarında erkeklerle beraber yer alıyordu. Peygamberimiz (sav)’in eşi Hz. Hatice bölgede tanınan ve saygın bir iş kadınıydı. Tüm bunlar göstermektedir ki İslam’da kadın sosyal yaşamda aktif roller üstlenebilir, çeşitli meslekler icra edebilir ve yaşamın her alanında yer alabilir.

Dolayısıyla, kadınlar ancak ve ancak, onlara gerçek değerlerini, itibarlarını ve saygınlıklarını kazandıran, tüm insani hak ve özgürlüklerini kendilerine teslim eden Kuran sayesinde kendilerini kuşatmış esaret zincirlerinden kurtulabilirler. Bu da tüm İslam dünyasında, Kuran'ın ışığında yoğun ve kapsamlı bir eğitim ve aydınlanma politikasıyla mümkün olabilir.

Kadınların gasp edilmiş haklarını geri kazanmalarında güzel bir vesile olmasını dilediğimiz WhereisMyName kampanyasında bu hayati konunun vurgulanmasının kampanyanın hedef ve amacına çok önemli katkı sağlayacağına inanıyoruz.

Adnan Oktar'ın Egyptian Streets'de yayınlanan makalesi:

https://egyptianstreets.com/2017/09/23/social-media-campaign-to-help-afghan-women-break-free-from-the-chains-of-radicalism/

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/258428/radikal-zincirlerden-kurtulmak-isteyen-afganlihttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/258428/radikal-zincirlerden-kurtulmak-isteyen-afganlihttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/egyptian_streets_adnan_oktar_social_media_campaign_to_help_Afghan_women_break_free_from_the_chains_of_radicalism2.jpgTue, 26 Sep 2017 09:56:45 +0300
Felaketler bazen öğretici olabilirler

Sürekli gelişen bilim ve teknoloji, her geçen gün insanlığa büyük imkanlar sunuyor. Büyük dağlar delinip içlerinden hızlı trenler geçebilmekte, denizin derinliklerinde bir kıtadan diğerine ulaşan tüneller açılabilmekte. Bunların bir çoğunu sadece bir asır önce hayal etmek bile zordu.

Ancak şu bir gerçek ki, gelişmiş teknolojik imkanlara karşın doğadaki felaketler karşısında insanlık hala büyük ölçüde aciz.

Ağustos sonunda Amerika’yı vuran Harvey Kasırgası büyük yıkımlara neden oldu. 50 yıllık bir yağış rekoru, ulaşım, sağlık, beslenme, kanalizasyon gibi birçok temel hizmeti kullanılamaz hale getirdi. İnsanların bir kısmı bölgeyi terk ederek kurtulmaya çalıştı. Hemen ardından gelen Irma ise, bu satırlar yazılırken, tarihte "kayda geçen en güçlü Atlantik Okyanusu kasırgası" olarak ABD’nin Florida eyaletini vurmaya başlıyordu.

Afetler yıkıcıdır kuşkusuz. Ancak afetlerin yaşandığı bölgeler, bütün zorluklara rağmen, çile çekmenin zorluğunu görerek fedakarlığı güzel yaşayan bölgelerdir. Örneğin Harvey Kasırgası, siyasette, medyada ya da sosyal hayatta kolaylıkla yaşanamayan değerlerin, büyük felaketler sırasında Amerikan halkı tarafından kolaylıkla başarıldığını göstermiştir. Amerikan halkı, bu büyük yıkım sırasında, “birbirine kenetlenerek yardımlaşmanın güzelliğini” tüm dünyaya hatırlatmıştır.

Kasırga sonrasında pek çok Amerikalı, imkanları ölçüsünde felaketzedelerle dayanışma içerisinde örnek davranışlar gösterdi. Kimileri sandallarına binerek sel sularına kapılmış insanları kurtarmak için kendi canlarını tehlikeye attı. Bazı Amerikalılar ise ulaştırma ya da kurtarma operasyonları için oluşturulan insan zincirlerine dahil oldu. Selin oluşturduğu su birikintilerinin ortasında arabaların üzerlerinde mahsur kalan insanlar, bu insan zincirleri ile daha güvende olacakları yerlere ulaştırıldılar.

Çocuklar kendilerini almaya gelen kamyonlara yine insan zincirlerine tutunarak binebildiler. Houston’da SWAT timi üyesinin, kucağında bebeğini taşıyan bir anneyi suların içinde taşıması zihinlerden silinmedi.

Sadece kurtarma operasyonlarına bizzat katılanlar değil, 911 servisinde yardım çağırılarını cevaplayan operatörleri, felaketzedelere yiyecek ulaştıran fast-food çalışanlarını, mağazasını felaketzedeler için barınaklara çevirenleri ve bağış kampanyalarına destek olanları da unutmamak lazım. Onlar da en az diğerleri kadar büyük birer kahraman.

Burada anlatılanlar, Hollywood yapımı bir filmin sahnelerinden alıntılar değil. Hepsi resimleriyle, videolarıyla, basın ve internete yansımış gerçek olaylar. Kahramanları belki Marvel’in ya da Disney’inki kadar ünlü değiller. Hatta bazılarının isimleri hiç bilinmeyecek bile. Ama bu insanlar hiç unutulmayacak bir şey yaptılar. Dünyaya, kalplerinde taşıdıkları cesaret, yardımseverlik ve fedakârlık gibi duygulara ne kadar çok ihtiyaç duyulduğunu hatırlattılar.

Bu yardımlaşma sırasında beyaz, siyah, cumhuriyetçi, demokrat ayrımı yoktu. Pek çok yerde Katolikler Protestanlara, Protestanlar Musevilere, Museviler Müslümanlara yardım elini uzattı. Müslüman grupların uzattığı yardım eli ise bu afet sonrasında öne çıktı.[i] Birçok Müslüman grup, kasırgadan etkilenen Hristiyan ve Musevilere botlar, gıda ve diğer yardım malzemeleriyle destek olurken yine Houston’daki bir cami de, Teksaslılara cömertçe kapılarını açtı. Cami cemaati de, kasırga mağduru kişilere daha fazla yer açabilmek amacıyla namazlarını otoparkta kılma kararı aldı.[ii] Kimse kimseye yardım elini uzatmak için inancını veya siyasi fikrini sormadı.

Oysa yalnızca birkaç ay önce, çeşitli siyasi gerekçeleri bahane ederek sokaklarda şiddet eylemleri gerçekleştiren gruplar, dünyaya farklı bir görüntü sunuyordu. Bu görüntüye göre Amerika’da ayrılık ve kutuplaşma o kadar artmıştı ki, dünya medyası bunu, “Amerika, iç çatışmaya sürükleniyor” başlıkları ile vermeyi tercih etmişti. Ancak Harvey ile gelen birlik ve beraberlik görüntüleri sonrasında, zihinlerdeki “sokaklarda birbirleri ile çatışan Amerikalılar” imajı büyük ölçüde silinmiş durumda.

Tüm yıkıcılıklarına rağmen doğal afetler, rengi, dini, dini ne olursa olsun insanların insani değerlerini hatırladıklarını ve her şartta birlik olabileceğini hatırlatıyor. Umarız, ne Amerika ne de dünyanın herhangi bir bölgesi, büyük yıkımlar getiren afetlere maruz kalmaz. Ancak bu trajik olayların öğrettiği insanlık dersi, sürekli olarak akılda tutulmalıdır. Zorluklarda birbirleriyle kenetlenmeyi mükemmel şekilde başarabilen insanlar, bu birlik ruhunu pekiştirecek ve günlük hayatta sürekli olarak uygulayacak güç ve beceriye sahiptirler. Özellikle geçmişten beri dayanışma ruhu ile örnek olan Amerikan halkı, bugün provokatörlerin ara bozmaya yönelik spekülasyonlarına prim vermemeli, birlik ruhunun daima güç getireceğini unutmamalıdırlar. Umarız ki bu birlik ruhu, yakın bir gelecekte tüm dünyaya sirayet eder.

 

[i] https://www.vox.com/identities/2017/9/1/16235172/muslim-groups-houston-harvey-relief-osteen-mosque

[ii] http://www.independent.co.uk/news/world/americas/texas-faith-survivors-rescue-storm-flooding-victims-a7925331.html

Adnan Oktar'ın BERNAMA & The Borneo Post & Riyadh Vision'da yayınlanan makalesi:

http://www.bernama.com/bernama/v8/fe/newsfeatures.php?id=1394524

http://www.riyadhvision.com.sa/2017/10/03/the-american-example-uniting-under-difficult-conditions/

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/258426/felaketler-bazen-ogretici-olabilirlerhttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/258426/felaketler-bazen-ogretici-olabilirlerhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/bernama_adnan_oktar_uniting_under_difficult_conditions2.jpgTue, 26 Sep 2017 08:58:25 +0300
Suriye Savaşı Bitiyor mu?

15 Eylül tarihi, bu yıl 6 Ocak’ta ilki yapılan Astana Görüşmelerinin 6. turunda Türkiye, İran ve Rusya arasında önemli bir anlaşmaya sahne oldu. Taraflar, Astana görüşmelerinin Mayıs toplantısında altı aylık bir dönem için anlaşmaya vardıkları çatışmasızlık bölgelerine dördüncü bir bölge eklemeye karar verdiler. Astana’da hedef, Türkiye’nin uzun süredir talep ettiği gibi çatışmasızlık bölgeleri oluşturarak sivillere güvenlik sağlanmasıydı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’a göre bu çatışmasızlık bölgeleri önceki güvenli bölge önerisiyle aynı şey değil, “yeni bir kavram”.

Taraf devletlerin yardımıyla üzerinde anlaşılan ilk üç bölgede düşmanlıklar ciddi şekilde azaldığından bu karar amaca hizmet etti. Üç garantör ülke ateşkesi desteklemek ve ihlalleri izlemek için her bir bölgeye 500 gözlemci göndermeye karar verdiler. Dışişleri Bakanı bu bölgelerin oluşturulmasıyla ilgili yazılı bir demeçte bulunarak gözlemcilerin görevinin Suriye rejimi ile muhalif güçler arasındaki çatışmaları ve ateşkes ihlallerini önlemek olduğunu söyledi.

Bir uzlaşmaya varılması, şüphesiz Suriye’de uzun süredir devam eden çatışma için olumlu bir gelişme. Bu durum, El-Kaide ve IŞİD gibi radikal gruplara karşı bir birleşme olarak kabul ediliyor. Dördüncü bir çatışmasızlık bölgesinin oluşturulması taraf ülkeler açısından çeşitli faktörler nedeniyle özellikle önem arz ediyor. Her şeyden önce, İdlib’in Türkiye ile bir sınırı bulunuyor ve Hatay şehrine yakın. İdlib’e Halep’ten nakledilenler dahil silahlı radikal gruplar hakim olduğu için Türkiye orada çatışmalarda bir tırmanma ihtimaline karşı bu grupların bir akını olmasından endişeliydi. Ancak Astana görüşmeleri neticesinde silahlı radikal gruplar Türkiye sınırına ilerlemelerini önleyecek şekilde İdlib’in ortasındaki bir bölgeye geri çekiliyor.

İdlib aynı zamanda YPG için de önemli çünkü Akdeniz’e ulaşmaları için hedef bir şehir. Terörist grubunu bunu Mayıs ayındaki Astana görüşmelerinde çatışmasızlık bölgelerine ilişkin anlaşma sonrası duyurması oldukça ilginçtir. Ancak bu nihai karar ile Afrin üç yandan kuşatılmış ve böylece YPG güçleri Güney’e doğru ilerleyememiştir. Fırat Kalkanı Operasyonu sayesinde Türkiye aradaki bölgenin kontrolünü ele geçirerek YPG’nin Afrin ve Kobani kantonlarıyla birleşmesini durdurmuştur. İdlib’in Türkiye, Rusya ve İranlı gözlemcilerin yetkisi altına alınması, bu terörist grup için kesinlikle büyük bir darbedir. ABD’nin İdlib’i ciddiye almasının başlıca nedeni, bölgenin El-Kaide’nin Batı’ya en yakın noktası olmasıdır. Dahası ABD, El-Kaide’nin varlığını geçici olmaktan ziyade uzun vadeli bir mücadele olarak görmektedir. Bunun yanı sıra İdlib çatışmalar sırasında onlarla birlikte hareket eden bazı ABD destekli muhalif gruplara ev sahipliği yapmaktadır.

Tarafların önemi göz önünde bulundurulduğunda, Astana anlaşması neticelenmeden önce İdlib’de Türkiye, ABD veya Rusya tarafından bazı operasyonların yapılacağına dair söylentiler vardı. Hatta Türkiye’den analistler Türkiye’nin İdlib ve Afrin’e eş zamanlı operasyonlar başlatmasının ülke yararına olacağını düşünüyorlardı. Ancak bu son gelişme farklı adımların atılmasına yol açtı. Bölgede istikrarın sağlanması için Rus ordusu ve Çeçen lider Kadirov’un polis güçleri İdlib’in doğu kısmında konuşlanacak, Türk birlikleri batı kesimlerinde yerleşecektir. Anlaşma “hızlı, güvenli ve engelsiz insani erişim” öngördüğünden, uluslararası insani yardım Türkiye’nin Cilvegözü sınırından dört çatışmasızlık bölgesinde yaşayan 2,5 milyon insana ulaştırılmaya devam edecektir. Ayrıca aynı memorandumda taraflar esirlerin ve ölülerin mübadelesi yanı sıra kayıp kişilerin teşhisi gibi güven arttırıcı tedbirlerin alınmasına yönelik karara vardılar.

Bu olumlu gelişmeler meydana gelirken, Irak’ın toprak bütünlüğünü tehlikeye atacak yeni bir proje devreye girdi. Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi İran ve Türkiye dahil bölge ülkelerinin şiddetli itirazlarına rağmen 25 Eylül’de bir bağımsızlık referandumu yapılmasında ısrar ediyor. Bölgedeki mevcut durum dikkate alındığında, başka bir ülkenin parçalanması istenilen son şey olacaktır. Bundan hoşnut olmayan Irak Yüksek Mahkemesi, referandumun durdurulması için gelen talepler doğrultusunda referandum hazırlıklarının durdurulmasına yönelik karar aldı. Bu bölgenin refahı için kesinlikle doğru bir karar zira  PKK ve yandaşlarının Türkiye, İran ve Suriye’deki Kürt azınlıklardan oluşan bir komünist devlet kurma nihai planı nedeniyle bu tip parçalanmalar yeni çatışmalar yaratacaktır.

Orta Doğu’da bölgesel güvenliği sadece bölge oyuncuları sağlayabilir. Duruma dışarıdan müdahale eden güçler kendi çıkarlarına öncelik verecektirler. Dolayısıyla, üç garantör devletin mümkün olduğunca fikir birliği ve uyum içinde olması hayatidir. Bölgede istikrar da kendi gücümüz sayesinde sağlanabilir ve bölge devletlerinin üniter yapıları büyük önem arz etmektedir. Bu nedenle garantör devletlerin “Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliği, bağımsızlığı, birliği ve toprak bütünlüğünü” koruma kararlılığı ile başlayan Astana görüşmelerinde son memorandum dikkate değerdir. PKK Kuzey Suriye’nin Türk sınırında  bir “otonom Kürt devleti” kurmaya çalışarak ateşle oymaktadır. Bununla birlikte, Türkiye, İran ve Rusya, Suriye’de planlanan oyunları bozarak ve barışı sağlama yolunda somut adımlar atarak bölgenin parçalanmasına hiçbir şekilde izin vermeyeceklerdir.

Adnan Oktar'ın Tehran Times'da (İran) & Jefferson Corner (Amerika) yayınlanan makalesi:

http://www.tehrantimes.com/news/417055/Is-the-Syrian-war-about-to-end

http://www.jeffersoncorner.com/is-the-syrian-war-about-to-end/

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/258110/suriye-savasi-bitiyor-muhttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/258110/suriye-savasi-bitiyor-muhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/tehran_times_adnan_oktar_is_the_Syrian_war_about_to_end2.jpgSun, 24 Sep 2017 15:13:24 +0300
Hindistan Pakistan ilişkilerinde Barışa giden yol

Bernard Lewis 1992 yılında “Balkanisations of Middle East” tezini ortaya attığında, (1) 20. Yüzyılda dünyayı şekillendirmiş bir akımın yeni yüzyılı da etkisi altına alacağını öngörüyordu. Geçtiğimiz yüzyıl radikal milliyetçilik akımların ülkeleri, milletleri, bölgeleri böldüğü bir dönem olarak tarihe geçti. Her insanın kendi milletini sevmesi ve korumak istemesi son derece doğaldır, ancak bir diğer halka yaşam hakkı tanımayan, onu ezerek güçlenmeyi esas edinen radikal milliyetçilik dünyaya bir çok acı getirdi. Orta Avrupa birçok küçük devlete bölündü. Balkanlar için yeni sınırlar çizildi. Arap Yarımadası yepyeni bir haritaya sahip oldu. Sovyetler Birliği onlarca yeni devlete bölündü. Afrika, Güney Amerika, Uzak Doğu Asya bu yenidünya düzeninden payını aldı. Yüzyıl başında 77 olan ülke sayısı yüzyıl sonunda 200’e yaklaştı. (2)

Bu bölünmelerin büyük bir çoğunluğu kanlı bir süreçte gerçekleşti. 500 yıldır birlikte yaşayan Balkan halkları birbirine düştü. Milyonlarca masum can verdi, çok daha fazlası yerini yurdunu terk etmek zorunda kaldı. Orta Avrupa bölündüğünde 2. Dünya Savaşı’nın alt yapısı oluştu. Asya’da, Afrika’da bölünmeler sonucunda iç savaşlar, bölgesel çatışmalar hiç eksik olmadı. Bu çatışma bölgelerinin bir çoğunda savaş lordları hakim oldu. Toplu katliamlar ve soykırımlar birbirlerini izledi. Bölünme akımları milyonlarca can aldı.

Dünya siyasi haritasının bu büyüklükte değişimi birçok problemi peşinden getirdi. Öncelikle uzun yıllar bir arada yaşayan kardeş topluluklar arasına on yıllarca devam edecek kin tohumları ekildi. İkinci olarak  bölünmeleri büyük göç dalgaları izledi, milyonlarca kadın çocuk yaşlı yurtlarını bırakmak zorunda kaldılar. Bir diğer önemli problem ise bir türlü çözülemeyen sınır anlaşmazlıkları oldu. Tarihi, coğrafi ya da sosyal bir geçmişi olmayan yapay sınırlar, ülkeleri kimi zaman sıcak savaşa sürükleyen çatışma konuları haline geldi. 

Hint yarımadası da dünyanın birçok coğrafyasında yaşananların bir benzerine sahne oldu. Bugün bir çatışma bölgesi olarak anılan Bengal bölgesi çok değil sadece 300 yıl evvel dünyanın en zengin bölgelerinden biriydi. 90 milyar USD’lık bir ekonomiye ve 150 milyonluk bir nüfusa sahipti. Bu rakamlar dünya gayri safi milli hasılasının %20’sine ve nüfusunun %25’ine denk gelmekteydi. Taç Mahal gibi zenginlik sembolü birçok mimari yapıyı barındıran bir medeniyet anlayışı hüküm sürmekteydi. Babür İmparatorluğu bölgeye düzen, huzur barışı ve zenginlik getirmişti. (3)

18. yüzyılda İmparatorluk küçük devletlere bölünerek parçalandı. Yüzyıl önce, bölgeye ticaret amacıyla gelen İngilizler sömürge yönetimlerini kurarak Hint yarımadasının sahibi haline geldi. Bölge 200 yıl boyunca İngiliz sömürgesi olarak kaldı. Bölgenin yerel halkı ikinci sınıf insan olarak hatta çoğu zaman sözde medenileşmemiş bir tür ilkel varlık olarak nitelendirildi ve akıl almaz eziyete maruz kaldı. Bu süre içinde yüzbinlerce Hintli İngiliz imparatorluğu’nun işgal savaşlarında can verdi. Yaşanan 4 büyük planlı kıtlıkta milyonlarca masum açlıktan öldü. Milyonlarca km2 lik bir alandaki dev bir medeniyetin tüm kaynakları sömürgecilerin eline geçti. (4)

2. Dünya Savaşı’nın ardından bu büyük yarımada bir bölünme daha yaşadı. Ülke Müslüman çoğunluğa sahip Pakistan ile Hindu çoğunluğa sahip Hindistan olarak ikiye bölüdü. 20. yüzyıldaki her parçalanma gibi Hindistan’ın bölünmesi de kanlı oldu. 1 milyondan fazla can kaybı yaşandı. 15 milyon kişi karşılıklı göç etti. Bağımsızlıktan sonra ülkeler arasında 3 büyük savaş daha yaşandı. Dönemin İngilteresi’nin –işgal ettiği her coğrafyada olduğu gibi- gelmesi gibi gitmesi de kanlı oldu Yine aynı dönemdeki Pakistan iç savaşında ise 3 milyon sivil can verdi. Doğu Pakistan Bangladeş adıyla ülkenin batısından ayrıldı. (5)

Emperyalist güçler arkalarında hep sonu gelmeyen çatışma alanları bıraktılar. Bu çatışma alanları, fiziki olarak görünürde çekildikleri bölgeleri denetimleri altında tutmanın bir aracıydı. Kuzeydeki Keşmir Bölgesi’nde de anlaşmazlıklar bugün hala devam etmekte. Müslüman ağırlıklı nüfusu sahip bölge bölünme sırasında Hindulara bırakılmıştı. Böyle bir kararın şiddetle sonuçlanacağı aşikardı. Hindistan ve Pakistan, Keşmir üzerinde 1947, 1965 ve 1999 tarihlerinde savaş yaşadılar. Çatışmaları kolayca sona erdirebilecek referandum ise bir türlü hayat geçirilemedi. Bölge bugün kuzey komşusu Çin’in de devreye girmesi ile defakto olarak adeta üçe bölünmüş durumda.(6) 1980’lerin sonunda yeni bir çatışma ortamı oluştu ve bu anlaşmazlıklarda bugüne kadar 70.000 sivil can verdi. 8000 sivil ise kayıp durumda. Kayıpların her gün bir yenisi ortaya çıkan toplu mezarlarda gömülü olduğu genel olarak kabul görmekte.  (7)

Bu büyüklükte bir şiddetin kendi başına oluşması imkansızdır. Çatışma ortamı ülkelerin bölünmelerini planlayanların en önemli stratejisidir. Bu sayede kapı arkasından yönetimi ellerinde tutabilmekte, silah satmakta, ekonomileri kontrol etmeye devam etmektedirler. En önemlisi bölgeyi kendi planları doğrultusunda kullanmaya devam ederler. Bu arada her zaman olduğu gibi masum halk zarar görür. Ülkelerin enerjisi bitmez tükenmez çatışmalarda heba edilir. Şiddet bölgeden bir türlü çıkmaz.

Başta Keşmir olmak üzere bölgeye barış getirecek olan, alışılagelmiş menfaatler üzerine dayalı siyaset anlayışı yerine, akılcı, itidalli ve tüm halkların birinci sınıf insan muamelesi göreceği kültürün inşa edilmesidir. Keşmir söz konusu olduğunda ise Pakistan’ın müdahil olmadığı bir sistem düşünmek gerçekçi değildir. Pakistan, Hindistan’dan farklı olarak Müslüman dünyası gibi büyük bir ailenin parçasıdır. Müslüman Keşmir’in de manevi koruyucusudur. Hindistan ise İslam aleminin dost ve kardeş gördüğü ülkelerden biridir. Hindistan’ın ekonomik ve siyasi çıkarları Müslüman dünyası ile dost olmasındadır. Her nerede olursa olsun askeri güç gösterisi kazananı olacak bir mücadele değildir. Sadece daha fazla kan akmasına sebep verecektir. Ülkeleri güçlü kılacak, halkları refah içinde yaşatacak olan dostluk temelli ittifaklardır. Böyle bir ittifak hiçbir silahın sağlamayacağı caydırıcı güce vesile olacaktır. Pakistan’ın ve Hindistan’ın da ihtiyacı daha fazla silah değil yeni müttefiklerdir. İnsanlığı rahatlatacak olan bölgeye çatışmanın değil huzurun hakim olmasıdır. 

  1. https://sputniknews.com/politics/201508141025761718-west-middle-east-new-map/
  2. https://en.wikipedia.org/wiki/Lists_of_sovereign_states_by_year
  3. https://en.wikipedia.org/wiki/Mughal_Empire
  4. http://www.bbc.co.uk/history/british/empire_seapower/east_india_01.shtml
  5. http://www.telegraph.co.uk/news/2017/08/15/indian-independence-day-everything-need-know-partition-india/
  6. http://www.bbc.com/news/world-south-asia-16069078
  7. http://www.aljazeera.com/indepth/features/2017/03/mirza-waheed-violence-kashmir-conflict-170329051029132.html

Adnan Oktar'ın Kashmir Reader & Riyadh Vision'da yayınlanan makalesi:

http://kashmirreader.com/2017/09/23/road-peace-old-conflict/

http://www.riyadhvision.com.sa/2017/09/25/road-to-peace-in-the-old-conflict/

]]>
http://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/258068/hindistan-pakistan-iliskilerinde-barisa-gidenhttp://yaratilisatlasi.com/tr/Makaleler/258068/hindistan-pakistan-iliskilerinde-barisa-gidenhttp://imgaws1.fmanager.net/Image/objects/6-makaleler/kashmir_reader_adnan_oktar_road_to_peace_in_the_old_conflict2.jpgSat, 23 Sep 2017 15:04:40 +0300